YENİ DEPREM IŞIMASI TEORİSİ:

(DEPREM IŞIMASI)

DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK YENİ BİR BULUŞ

YENİ DEPREM TEORİSİ METAFİZİK UZMANI GÖKHAN HANIİ YE AİTTİR.ULUSLARARASI DEPREM LİTERATÜRÜNE İLK DEFA GİRMİŞTİR.KAYNAK GÖSTERİLEREK ALINTI YAPILABİLİR.ŞEKİL VE GRAFİKLER EKLENMEMİŞTİR.

 

Sunuş

Birinci Bölüm: Astronominin Tarihsel Gelişimi

  1. Astronominin Tarihsel Doğuşu
  2. Evreni Tanıma
  3. Eski Dünya
  4. Ortaçağda Astronomi (Evrenbilim)
  5. Rönesansta Astronomi (Evrenbilim)
  6. Modern Astronomiye Geçiş
  7. İslam’da Astronomi Tarihine Bakış
  8. Dünyanın Dönmesi, Yerçekimi ve Gravitasyon-Nütasyon
  9. El Fergani: Gezegenlerin Ölçümü

 

 

İkinci Bölüm: Jeolojinin Tarihsel Gelişimi

  1. Jeoloji (Yer bilim) Tarihine Bakış
  2. Jeolojinin (Yer bilim) Gelişimi
  3. Jeolojiye Giriş
  4. Yer’in Genel Yapısı
  1. Dış Olaylar
  2. İç Olaylar
  3. Hem Dış Hem de İç’ten Oluşan Olaylar
  4. Yeryuvarlağının İç Yapısı

a) Manto

b) Çekirdek

 

Üçüncü Bölüm: Kozmik Işınsal Deprem

  1. Depreme (Seizma) Giriş
  2. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi
  3. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin, Güneş ve Gezegenler Arası Belirlenen, Astronomik Uzaklık ve Dolanım Hızları
  4. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Hız Ölçümü
  5. Devinimsel kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Sismograf Aletiyle Ölçümü
  6. Yer Atmosferinin Astronomik Etkileri
  1. Kırılma Olayı
  2. Soğurma Olayı
  3. Titreme Olayı
  4. Dağılma Olayı
  1. Güneşten Gelen Kozmik Işınlar
  2. Atmosferin Katları
  1. Troposfer
  2. Stratosfer
  3. Şemosfer (Kemosfer)
  4. Ozonosfer
  5. İyonosfer
  6. Eksozfer
  1. Meteor
  2. Zodyak Işığı
  3. Gegenşayn
  4. 12 Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin, Dünya Atmosfer Tabakalarından Geçiş Aşaması
  5. Devinimsel kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Yeryüzü Katmanlarından Geçerek Patlaması
  6. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Jeolojiye Etkisi
  7. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Yer’in Çekim Kuvvetine Etkisi
  8. Yeryüzündeki Fay Hatlarının Oluşum Şekilleri
  9. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin, Yeryüzü Katmanlarını Kırarak Oluşturduğu Fay Hatları
  10. Yeryüzü Katman Tabakalarının Genel Çekim Kuvveti
  11. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Yeni Kırık (Fay) Hatlarını Oluşturması
  12. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin, Astronomik Ölçümü ve Oluşturduğu Etki
  13. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Yeryüzünde Etkilediği Alanlar
  14. Volkanik Depremler
  15. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Zamansal Ölçümü

 

Dördüncü Bölüm: Deprem Alanları ve Belirtileri

  1. Türkiye’deki Deprem Alanları
  2. Bölgelerin Yer Şekilleri Özelliklerinin Deprem ile İlişkisi
  1. Karadeniz Bölgesi
  2. Doğu Anadolu Bölgesi
  3. İç Anadolu Bölgesi
  4. Güneydoğu Anadolu Bölgesi
  5. Akdeniz Bölgesi
  6. Ege Bölgesi
  7. Marmara Bölgesi
  8. Dağların Oluşumu ve Deprem ile Olan İlişkisi
  1. Kıvrım Dağlarının Oluşumu
  2. Kırık Dağların Oluşumu
  3. Deprem Öncesi Belirtiler
  • İnsanlar üzerindeki Normal Dışı Durumlar
  • Hayvanların Anormal (Olağandışı) Durumları
  1. Ses Dalgaları
  2. Elektrik Alan Değişimleri
  3. Elektromagnetik Dalgalanmalar
  • Bitkilerde Oluşan Normal Dışı Durumlar
  • Elektrikli Araç-Gereçlerin Aksaması veya Bozulması
  • Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Deprem Işıması Yayması
  • Yer altı ve Yerüstü Sularındaki Değişmeler

 

Beşinci Bölüm: Deprem ve Kıyamet İlişkisi

  1. Kıyamet ile Deprem Bağlantısı
  2. Evrenin Yaratılışı
  3. Evrensel Çekim Kuvveti, Yedi Göğün (Semanın) Birbiriyle Bağlantısı
  4. Yedi Göğün (Çokluevren) Doğu ve Batı Yönünde Olması
  5. Evrenimiz ve Atmosferimiz Hakkındaki Bilgiler
  6. Dünya Atmosfer Tabakasının Yaratılması
  7. Astronomiyi İlgilendiren Diğer İşaret Ayetleri
  8. Kıyamet İlminin ve Saatinin Yalnızca Allah (c.c.) Tarafından Bilinmesi
  9. Kıyamet ile Kozmoloji İlgisi
  10. Kıyametin Yeryüzü ile İlişkisi
  11. Kıyametin Diğer Büyük Alametleri

 

 

Sunuş

Geçmişten günümüze kadar, milyonlarca insanın ölümüne ve sakat kalmasına neden olan deprem gerçekliği karşısında, çağın gelişen bilim ve tekniğinin aciz ve çaresiz kalması, bu problem bilmecesinin çözümünü geciktirmiştir. Aynı zamanda bilim adamlarının ve deprembilimcilerin, depremin ilk oluş sebebini yeryüzündeki ritmik ve rutin hareketlere bağlamaları, depremi ilk ateşleyen etkenin, evrendeki gökcisimlerinden ısı ve ışık kaynağı olan güneşin kendi bünyesindeki patlamaların oluşturduğu gerçekliğinin göz ardı edilmesine sebep olmuştur.

Yeryüzünde kilometrelerce, kırık (fay) hatlarını oluşturan ve bunları harekete geçiren ilk etken, güneş yıldızının bünyesinde meydana gelen büyük patlamaların oluşturduğu, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin, evrenin doğu ve batı yönünde yani evrensel çekim kuvveti doğrultusunda, ışık hızıyla hareket edip, dünya atmosfer tabakalarına uğrayarak bu tabakalarda; Difüzyon (Yayılma), Refleksiyon (Yansıma) ve Absorbsiyon (Soğurma) yollarıyla çeşitli değişikliklere maruz kalarak, kinetik enerjiye dönüşüp, yeryüzü çekim kuvvetinin en yoğun olarak görüldüğü Litosfer (Taş Küre) ve Dış Manto katmanlarının Yerkürede (Gaosfer) uzandığı sert kaya kütleleri üzerinde karşılaşıp, çarpışmalarıyla oluşan patlamalara verilen isimdir.

Yeryüzünde meydana gelen, büyük depremleri incelediğimiz zaman, karşımıza çıkan sonuçlar teorimizi desteklemiş ve teorimizin bilimsel olarak kanıtlanmasını sağlamıştır. Bu kanıtlardan en önemlisi, depremi ateşleyen ilk etken, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin, dünya atmosfer tabakalarındayken, Difüzyon (Yayılma) yoluyla kozmik ışınların, prizmasal ortamlarda, ışık kırılması gibi, fiziksel nedenlerle, lacivert, mavi, eflatun, sarı ve pembe renk varyasyonlarının, deprem olmadan önce, gökyüzünde çıplak gözle görülmesi ve izlenebilmesidir.

İkinci öneli kanıtımız ise; yeryüzü ile gökyüzü arasındaki, birbirini dengeleyici ve destekleyici, evrensel çekim kuvveti bağlantısının olması ve bu çekim kuvvetinin, dengesinin bozulması nedeniyle de yeryüzünde depremlerin meydana gelmesidir.

Depremleri ilk ateşleyen ve yeryüzündeki büyük depremlerin oluşmasına neden olan; Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, uzay bilimleriyle (mozmoloji) ilgilenen ve bu konuda gelişmiş teknolojileri olan ülkeler tarafından geliştirilip kullanılması durumunda, otomatik olarak kontrol edilip, herhangi bir bölgede bilinçli olarak depremler meydana getirtilebilinir. Bu enerji gücünün diğer bir önemli yönü ise kontrol edilebilinir ve yönlendirilebilinir özelliklerinin olmasıdır.

Yeryüzünde meydana gelmiş büyük depremleri incelerken, karşımıza çıkan diğer önemli bir husus ise büyük depremlerin genellikle yaz aylarında, geceleyin veya sabaha karşı olması, kış aylarında ise sabah, öğle ve akşam vakitlerinde meydana gelmesi durumudur. Deprem oluş saatlerinin, mevsimlik değişmeler ile yakından ilgisinin olması, bu konunun da çalışmalarımızda yer bulmasına neden olmuştur.

Kitabın akışı içerisinde, depremi yaşayan insanların anlattıkları ve deprem araştırmalarımızla da onayladığımız anormal (normal dışı) olay aksiyonlarını irdeleyip, işleyerek sizlerle paylaşmayı düşündük.

Son olarak da, ülkemizin deprem ile birlikte yaşama gerçekliğidir. Son on yılda ülkemizin çeşitli bölgelerinde meydana gelen artçı ve öncü depremler, hayatı felce uğratmış, ülkeyi de ekonomik, sosyal ve siyasal anlamda yıpratmıştır. Bu açıdan baktığımız zaman, bölgelerin doğal şartları, jeolojik yapıları ve buralarda yaşayan insanların, sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel bağlarını ve psiko-sosyal yapılarını ele alarak, meydana gelebilecek depremler öncesi, bölgelerin ne kadar ve ne şekilde etkileneceği ve oluşabilecek zararların tespitinin önceden hesaplanması gerekliliğinin öneminin bir kez daha altını çizmekle yetinmeyip, kalıcı çözümler üreterek, uygulanması gereken programları destekleyici adımlar attık.

Araştırma yaptığımız diğer bir konu ise deprem ile kıyamet arasındaki bağlantının, astronomi (gökbilimi) ve jeoloji (yerbilim) bilimleriyle yakından ilişkisi olması nedeniyle, kıyamet konusunu bu bilimlerden yararlanarak analiz edip sentezlemeye çalıştık.

Kıyamet ilmi çok hassas ve çok geniş bir konu olduğundan, inceleme ve araştırmalarımıza kur’an-ı kerim’in ayetleriyle başlayıp, diğer yardımcı bilimler ile de bu konuyu destekleyip bütünselleştirdik.

Kıyamet konusunu işlerken, hiçbir kur’an-ı kerim tefsirinden yararlanmadığımız gibi, hiçbir tefsircinin etkisi altında da kalmadık. Bilimsel etik açısından da sorumluluğumuzu bilip, normatif kurallar içerisinde konuyu biçimlendirip, orijinal ve özgün yapısına kavuşmasını sağladık.

Kıyamet konusu hakkında araştırma yapan batı bilim adamlarının ortaya döktüğü teorilerle, bizim savunduğumuz teorileri karşılaştırıp, kıyaslama tekniğiyle farklılıkları ortaya çıkardık. Onların savunduğu teorilerde, küresel ısınma, iklimsel değişmeler, deniz suyunun çekilmesi, buzulların erimesi ve ozon tabakasının delinmesi gibi kıyamet belirtileri ve alametleri varken. Bizim araştırmalarımızla ortaya çıkardığımız teorilerde ise Evrensel Çekim Kuvveti’nin, basınç etkisiyle dağılması ve dağılan bu kuvvetin oluşturacağı bozulmaların, evrendeki gökcisimlerinin yapılarını değiştirip, güneşin dünyamıza batıdan gözükmesi, ayın dolunay evresindeyken (ay tutulması) ikiye ayrılması, gezegenlerin yörüngelerini kaydedip, birbirleriyle çarpışmaları, yıldızların parçalanıp yeryüzüne düşmeleri, ayrıca yeryüzünde büyük depremlerin oluşması ve sönmüş volkanik dağların yeniden aktif hale geçip dünyanın en alt katman tabakasındaki mağmayı dışarı püskürtmeleri bu yüzden de dağların toz duman haline gelmesi, okyanus ve denizlerin sınırlarını bozarak, suların yeryüzünün her yerine dağılması gibi olayların kıyamet ile birlikte meydana gelecek belirtiler ve alametleri teorilerimizle açıkladık.

Kıyametin büyük alametlerinden olan, güneşin doğudan değil de batıdan doğması hakkında araştırma yapan bilim adamları, ortaya döktükleri on üç farklı teoriye karşılık, bu olaya gerçekçi ve bilimsel çözümler getirememişlerdir. Biz bu konuya bilimsel yaklaşarak, metodik çözümler ile güneş yıldızının batıdan doğacağını, Evrensel Çekim Kuvveti’nin basınç yoluyla dengesinin bozulacağını ve yörüngesinden saparak dünyanın batısından görüleceğini saptadık.

Ayrıca, astrolojiyi bilim olarak kabul eden, bazı araştırmacılar, yaptıkları spekülatif çalışmalarla, kıyametin 2012 ve 2014 yıllarında kopacağını öne sürerek, hem kendilerini, hem de bu tür konularda yetersiz bilgiye sahip olan insanları kandırmaktadırlar. Bu konulara da el atıp, kıyamet saatinin yalnızca Allah (c.c.) tarafından bilineceğini kur’andaki ayetlerle gözler önüne serdik.

Depremin kıyamet ile olan bağlantısını, bilime olan inancımız ve bağlılığımızla işleyip, önümüze çıkan zorlukları, büyük bir azim ve sabırla aşıp, bu eseri sizlerle paylaşmayı borç bildik.

 

  1. Astronominin Tarihsel Doğuşu

Eski uygarlıklar yıldızların ve gezegenlerin konumunu ölçmek için usturlab gibi basit ölç ü araçları geliştirdiler. Stonehenge gibi anıtlar, büyük bir olasılıkla gökyüzü gözlemlerinin hassas olarak yapılabildiği eski gözlemevleridir. Böylece daha doğru takvimler yapılarak, güneş ve ay tutulmalarının önceden haber verilebilmesine olanak sağladı. Böyle bir başarı, boş inançlı insanlara sihirbazlık gibi gelirdi ve bu nedenle de astronomlara karşı büyük saygı duyuldu.

Çok iyi tanınan ilk astronom, Yunanlı Thales (Tales)tir. Tales, ay tutulmalarını önceden haber vermeyi başaran Mısırlı ve Babilli astronomların çalışmalarını geliştirerek (İÖ 585) yılındaki güneş tutulmasını önceden haber verdi. Daha sonraki dört yüz yılda astronominin temellerini atan büyük Yunanlı düşünürlerin ilki Thales’ti. Onun öğrencisi Anoximandar yer yüzeyinin eğik olduğunu anladı ve Pythagoras (Pisagor), Yer’in küre biçiminde olduğunu; güneş, ay ve gezegenlerin değişik yörüngelerde hareket ettiğini buldu. Aristarchus Yer ve diğer gezegenlerin değişik yörüngede hareket etme yöntemini geliştirerek güneşin çevresinde dolandığını saptadı. Eratosthenes (Eratosten) Yer’in büyüklüğünü hesapladı. Bununla birlikte, diğer Yunanlı astronomlar astronominin gelişimini engellediler. Aristoteles (Aristo), öğreticisi Platon’un (Eflatun) gözlemini izleyerek Yer’in Evrenin merkezi olduğu ve tüm diğer gökcisimlerinin de Yer’in çevresinde yörüngelerinde dolandığını savundu. Hipparchus yıldızları ve gezegenleri tam bir doğrulukla gözlemleyerek, yıldızların önünde gözlenen gezegenlerin Yer’in çevresinde ilmekler halinde (çember içinde çember) dolandıklarını öne sürdü.

Eski çağlarda insanların çoğunluğu Yer’in evrenin merkezi olduğuna ve güneşle diğer beş gezegenin Yer’in etrafında dolandığına inanırdı. Bu kuram Batlamyus (Ptolmy) tarafından ortaya atılmıştı.

1400 yıllarında yaşayan Copernicus (Kopernik) Yunanlı Aristarchus’un arkasından, Yer’in diğer gezegenlerle birlikte güneşin çevresinde dolandığını öne sürdü; ama her ikisi de bu kuramı kanıtlayamadı.

Aristotle (İÖ 384-322), güneş, ay ve gezegenlerin Yer’in etrafında karmaşık birtakım gökkürelerin yüzeylerinde dolandığına inanan Yunanlı bir bilgindi. Yer ve Ay’ın küresel olduğunu ve Ay’ın Güneş ışınlarını yansıttığını biliyordu, ama Yer’in uzayda dolandığına ya da kendi ekseni etrafında döndüğüne inanmıyordu. Ünlü kişiliği bu tür düşüncelerin tümünü çürütüyordu ve bu dönem Kopernik’in dönemine kadar sürdü.

 

  1. Evreni Tanıma

İster çıplak gözle, ister teleskop ya da uzay aracıyla olsun, insanoğlunun gökyüzünü keşfetmesi varlığımızın öneminin ölçüsüne ilişkin bazı düşünceler edinmemize olanak sağlamıştır. Biz, Yer’de en gelişmiş canlıyız, ama gözlerimiz, dünyamızın Evren’in minicik ve önemsiz bir köşesi olduğunu ortaya koymuştur. Yer’in ötesinde canlı bulamadığımız gibi, Evreni sürekli araştırmalarımızda diğer bölgelerin bildiğimiz yaşam desteğinden yoksun olduğunu göstermektedir.

Bununla birlikte evrenbilimin (evreni yöneten yasalar bilimi) gelişimi, çevremizdeki her şeyin bizim etrafımızda döndüğü ve Evren’in tam ortasında bir yerde bulunduğumuz düşünceleriyle uzun süreden beri engellenmiştir. Sonuç olarak, Evren üzerindeki bilgimizin evrimi düzensiz aralarla oluşmuştur. İnsanoğlu Evren’i keşfetmeye yaklaşık 2500 yıl önce başlamış, ama gelişim ancak bu sürenin yaklaşık dörtte biri içinde aniden patlak vermiştir. Eğer bu gelişim, gözlerimizdeki yanlışlıklarla engellenmeseydi, kim bilir bugün daha ne kadar çok bilgimiz olacaktı.

 

  1. Eski Dünya

Her uygarlıktaki insanlar gökyüzüne bakmışlar ve orada gördüklerini kendilerine göre yorumlamışlardır. Bazı mitolojilerde, Güneş ve Ay iyi niyetli Tanrı ya da Tanrıçalardır, Güneş, gündüzleri sıcaklık verir ve Ay’ın ışıkları gecenin korkularını yok edebilir. Yıldızların oluşturduğu düzeni hayvanların dış fizik hatlarına benzeten eski insanlara göre, bir tutulma olayı sanki bir yılan ya da başka bir canavarın Tanrılarını yutmasıyla oluşuyordu; Güneş ya da Ay’a tekrar yaşama olanağı sağlamak için bu canavar gökteki başka bir Tanrı tarafından öldürülmeliydi. Sonuç olarak gökyüzünde oturan Tanrı aileleri üzerine karmaşık mitolojiler oluştu. Aynı zamanda, Yer’in oluşumu ve bu oluşumun nasıl başladığı üzerine de çeşitli açıklamalar ortaya çıktı. Bu gibi efsanelerin çoğunluğunda, dünya yaradılışının ilk yıllarında sulardan çıkar ve bu suların içinde yüzer anlayışıydı.

Ne var ki, Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızların gökyüzündeki hareketlerinin gözlemleri de bu efsanelerle birlikte başlamıştır. Eski insanların hepsi mevsimlerin, Güneş’in gökyüzünde konum değiştirmesine bağlı olarak gelip geçtiğini kavramışlardı. Mevsimlerin geçişini önceden haber vermek için takvimler yaptılar ve takvimleri yaptıkları deneylere dayatarak yavaş yavaş geliştirdiler. Böylece yılda 354 günü gösteren Babil takvimi, yerini 365 günlük Mısır takvimine bıraktı. Mısır takviminin yerini de yılda 365,25 günü gösteren Roma sistemi aldı.

 

  1. Ortaçağ’da Astronomi (Evren bilim)

Yunan ve Roma uygarlıklarının çöküşünü izleyen Ortaçağlar??????’da Yunan bilimi tamamen ortadan kaybolmadı. Müslümanlar, Evren’in oluşumunu açıklamak için evren sistemini benimseyen Botlamyus’un (Ptolemy) Almage adıyla bilinen Yunan astronomi yapıtını kendi dillerine çevirip büyük ölçüde yararlanarak Yunan bilimini ayakta tuttular. Bununla birlikte, Müslümanlar korumakta oldukları astronominin kapsamını geliştirmeyi başardılar. Bu konudaki gelişiminin tekrar başlaması, Ortaçağlar süresi içinde astronominin ispanya aracılığıyla yeniden Avrupa’ya sokulması üzerine gerçekleşebildi.

  1. Rönesans’ta Astronomi (Evren bilim)

Ortaçağlar’ın sonlarına doğru gerçekleşen, bilimin yeniden canlanması (Rönesans) sanat ve bilim dallarının büyük ölçüde gelişimine olanak sağladı. Ama yine de astronominin yeniden doğuşu güç ve uğraştırıcı oldu. Platon ve Aristo’nun görüşleri öylesine benimsenmişti ki, diğer görüşleri dinlemeye istekli olan çok az insan vardı. Polonyalı astronom Nicolaus Copernicus (Kopernik), gezegenlerin hareketlerinin, Yer’in diğer gezegenlerle birlikte Güneş’in çevresinde dolandığını kabul etmekle birlikte Güneş’in de gezegenlerle birlikte dönmekte olduğunu belirtti. Fakat Kopernik, görüşlerini açıklamaya çekindi. Bunların doğruluğuna gerçekten de kanıtlayamayacağını bildiği için gülünç duruma düşmekten korktu. Öğrencisi Georg Rheticus, Kopernik’i düşüncelerini topluma açıklamak zorunluluğunda olduğuna inandırdı ve sonunda kitabı, Devinim kelimesinin doğmasına neden oldu. Kopernik’i düşüncelerini topluma yansıtarak, gökbilime sonsuzluk kavramını getirdi ve dolaylı olarak gökyüzünde Tanrıların var olduğu kavramını sildi. Bu bazılarına göre dinsel inanışa tersti. Kopernik bu sayede hem mitolojilere hem de Ortaçağ’ın karanlık zihniyetini yok etmiştir. Yüzyılın en büyük gözlemci astronomu Tycho Brahe, diğer gezegenlerin Güneş’in çevresinde dolandığını; Güneş’in de Yer’in çevresinde dolandığını öne sürerek, Evren’in yermerkezli olduğu görüşünü kabul etti! Bu görüş saçma görülmesine karşın, öne sürülen kuramın doğru olmadığı kanıtlanamadı. Bağnaz gruplar, Roma Katolik kilisesinin, Evren’in yermerkezli olduğu görüşüne sıkıca sarılmasını sağladılar. İtalya’da Galileo (Galile), Kopernik’in günmerkezli (Güneş merkezine bağlı olan) görüşlerini yaydığı için 1633 yılında Engizisyon mahkemesi tarafından yargılanarak cezalandırıldı. Sürgüne gönderildi bu sırada Johannes Kepler, Brahe’nin gözlemlerine dayanarak gezegenlerin Güneş çevresinde dairesel olmayan ekiptik yörüngelerde hareket ettikleri taktirde gezegen hareketlerinin tam olarak açıklanabileceğini kanıtladı.

Astronominin gelişimi İngiltere’ye de sıçradı. Isaac Newton, gezegenleri ve uyduları yörüngelerinde tutan gezegenleri ve uyduları yörüngelerinde tutan gücün çekim kuvveti olduğunu buldu. Böylece çok uzun süreden beri eski Yunanistan’da başlamış olan kuramsal çalışmalarında gözlem yapımına ağırlık verildi. 1728 yılında, James Bradley “Yıldız Işığının Sapıncı”nı gözlemleyerek Yer’in Güneş çevresindeki bir yörüngede hareket ettiğini kesinlikle kanıtladı. William Herschel, 1781 yılında Uranüs adı verilen yeni bir gezegen buldu Uranüs’ün hareketi başka bir gezegenin varlığını da işaret etti, böylece 1846’da Neptün gezegeni ve 1930’da Platon gezegeni bulundu.

 

  1. Modern Astronomi’ye Geçiş

Geçmiş yüzyıllarda yapılan araştırmalar, astronomiye yenilikler getirmiş olmasına karşın modern anlamda astronomi bilimini istenilen Seviye’ye getirmede zorluklarla karşılaşmıştır. Bu zorlukların başında çağın bilim ve teknik ilerlemelerin yeterince olmayışı astronomik çalışmaların basit yöntemler ile teori anlamında kalmasıdır.

Modern astronomi safhasına geçiş 19. Yüzyılda ekonomik, sosyal ve siyasal güçlerini tamamlayan gelişen ülkeler tarafından sağlanmıştır. Yeni araştırmalar ve incelemeler, evrende hiçbir cismin sabit olmadığını ve her cismin hareketli ve bir devinim halinde olduğunu göstermiştir. Güneş gezegeninin etrafında dolanan gezegenler, aynı zamanda diğer yıldızlar gibi evrende hareketli olan Güneş’in hareketine de iştirak ederler.

Son yıllarda bilim ve teknik ilerlemelerle, optik teleskopların yanında, radyo teleskoplar, lazer teleskoplar, uzayın derinliklerine gönderilen uydu, roketler gibi, yeni imkanlar sağlamıştır. Bu yeni imkanlarla astronomlar, sabırlı çalışmalarıyla, her gün evrenin büyük sınırından parça parça bilgiler koparmaktadırlar. Bu bilgiler, bizi her gün hayal aleminden biraz daha gerçeğe yaklaştırmaktadır. İnsanlığın büyük çabası sayesinde, evren sorununun yakın bir gelecekte başarı ile çözüleceğine inanılmaktadır.

 

  1. İslam’da Astronomi Tarihine Bakış

Metodoji (yöntem bilim) yönünden Müslümanlar astronomi bilimini matematik ve felsefi bilimlerin bir kolu olarak görmüşlerse de gerçekte ona yakın veya ayrı bir bilim statüsü vermişler ve çeşitli kollara ayıracak bu bilimin gelişmesini sağlamışlardır. Matematik bilimleri gibi, astronomi bilimleri de Müslümanların en çok ve en erken uğraştıkları bilimlerdendir. Çünkü bu bilimde sırf entelektüel cazibenin ötesinde, günlük hayatla ilgili birçok pratik faydalar görmüşlerdir. İlk devirlerde olduğu gibi, astronominin astroloji ile birlikte ayrı bir bilim olarak görüldüğü düşünülürse, sadece bilimcilerin değil, politikacı ve halkın bile bu bilime ne kadar rağbet etmiş olduğu kendiliğinden ortaya çıkar. Astronomi bilimlerin pratik faydalardı, kıble ve namaz vakitlerinin tayini, kara ve denizde gidilecek yön tayini, elverişli zaman seçimi, ziraat işlerinin zamanlanması ve bilhassa politik işlerde geleceği önceden tayin etme şeklinde özetlenebilir. Genel olarak Müslümanlar astronomi bilimlerine “İlmü’l-Hey’e”, “ilmü’l-Eşlak” ve “ilmü’l –nucüm” adlarını vermişlerdir.

Astronomi bilimleri her ne kadar Emevilerden, halife Abdü’l-Melik zamanından başlamış ise de Abbasi halifelerinden Me’mun (813-833)ün hakimliği altında bu konuda yazılmış Hintlilerin Siddhantos, Sasanilerin zic-i şahi (555) ve eski yunanlılardan Batlamyus’un el Macisti (Almagest) ve Tetrobibles adlı eserlerinin Arapçaya tercümeleriyle hızlanmıştır. Kısa zamanda pek çok astronomi bilgini yetişmiş, hayli eserler verilmiş ve bu konuda birçok yeni icatlar yapılmıştır.

İlk devir astronomi bilginleri arasında en çok meşhur olanlar ibn el Nevbaht ve Maşallah olmuşlardır. Bağdat şehrinin kuruluşundaki astronomik hesapları onlar yapmışlardır. Abbasi devletinin ilk resmi astronomi bilgini ise Muhammed el-Fezari’dir. Astronomi bilimleriyle ilgili birçok eseri olan bu alim, aynı zamanda da Usturlab’ı (Yıldızların ve gezegenlerin konumunu ölçen basit ölçü aracı) ilk icat eden kişidir.

7.yüzyılın sonunda 9.yüzyılın ilk yarısı, yani el-Me’mün devrinin meşhur astronomi bilginleri ise el-Hasib, Havarizmi ve el-Fargani’dir. Bunlardan el-Hasib Me’mün adına astronomi tabloları hazırlatmıştır. Latinlerin Alfaganus dedikleri ve eserlerinin birçoğu Latinceye çevrilmiş el-Fergani ise devrin en meşhurudur.

9.yüzyılın İslam astronomisinin en yüksek devri sayılır. Bu devirde birçok değerli çalışmalar yapılmış, birbirinde değerli birçok alim yetişmiştir.

Doğu İslam dünyasında büyük alimler el-Biruni ve ibn Sina’yı görmekteyiz. Bu yüzyıl genel astronomi tarihi bakımından pek önemli bir devirdir. Çünkü 19. Ve 20. yüzyıllardaki yeni sanılan keşiflerin birçoğu gerçekte bu yüzyıllarda Müslümanlarca ortaya konmuştur.

14.yüzyıltda Ali Kuşçu’nun astronomi konusunda iki önemli eseri vardır. Birisi Arapça olarak yazdığı Hallü’l-kamer; diğeri Farsça yazdığı Risale Fi’il-Hey’e’dir. Daha sonraki yüzyıllarda her ne kadar astronomi bilimi çeşitli şekilde öğretilmeye devam etmiş ise de, kayda değer fazla bir ilerleme kaydedememiştir. 15.yüzyıl artık astronomi için duraklama dönemi denilmiştir.

İslam astronomisi, Avrupa’nın aynı bilim dallarına katkısı ve tesiri, sanıldığından daha fazladır. Bugün modern astronomide kullanılan birçok yıldız ve gezegen adları (Algor, Altair, Aldebaran, Rigel, Vega, Betelgeuse; Mercury, Venüs, Mars, Jüpiter, Satürn) ve çeşitli astronomi aletlerinin isimleri Arapça olduğu için, Müslümanların yazdıkları eserlerin büyük çoğunluğu 10.yüzyıldan itibaren 11., 12., 13., 14. ve 16.yüzyıllarda Latinceye, Yunancaya, İspanyolcaya, Fransızcaya çevrilmiştir. Çevrilen eserlerin çoğu, Galilhe’den, Kopernik’ten Kepler’e kadar birçok batılı astronomi bilginlerince yararlanılmıştır.

İslam’da ilk astronomi doktrinleri (öğreti) daha çok Batlamyusçu ve Hint tesirlidir. El-kindi’nin bazı görüşleri bile bu ilk devir rölatif (göreceli) görüşleri yansıtır. Gökcisimlerinin Batlamyus’un ve diğer ilkçağ bilgin ve filozoflarının iddia ettiği gibi rasyonel (gerçekçi) olmayan, ruhi cisimler olmadığı, aksine rasyonel, realist (akılcı), solid, homosentrik ve eksantrik daireler şeklinde hareketler olduğu ispatlanmaya başlandı. Bu anti-Batlamyuscu düşünürlerin ilki El-Fergani’dir. Nihayet Roger Bacon ve diğer Rönesans devri düşünürlerinin “Yeni Astronominin Kurucusu” diye adlandırdıkları El-Bitruci, geleneksel (klasik) astronomi görüşlerini sadece eleştirmiyor, tezleri, yeni bilimsel görüşleri ve deneylerle çürütüyor ve modern astronomiyi kurup, Es-Siczi gibi, dünyanın döndüğünü ispatlamasıyla astronomide devrim oluşturmuştur.

 

  1. Dünyanın Dönmesi Yerçekimi ve Gravitasyon-Nütasyon

Astronomi sabit yıldızlar ve gezegenlerin hareketlerini inceleyen bilim dalıdır. Astronomi, gözlenebilen hareketleri, zorunlu olarak ortaya çıkan yıldızların seyirlerini ve gezegenlerin durumlarını geometrik prensiplerle inceler. Aynı zamanda astronomi, ekinoks hareketlerin varlığıyla, yer merkezinin, Güneş yörüngesinin merkeziyle aynı hizada olmadığını da açıklar. Gezegenlerin yörüngeleri içinde hareket eden ve içlerinde yıldızların bulunduğu küçük yörüngelerin varlığını gösterdiğini ve her yıldızın, çeşitli açıları olduğunu ve bu yüzden de yörüngelere sahip olduklarını ispatlamıştır.

Nütasyon (Nutation) olayı, enlemlerde, dünyanın gökyüzüne doğru durumunun bozulmalarından kaynaklanan çok küçük değişimlere verilen addır. Yakın zamanda bunu ilk keşfeden İngiliz astronomu Bradley kabul edilirdi. Bu başarı astronomi sahasında en güzel örneklerden biridir. 1990 yılında da enlemlerin bir kavisin bir saniyesinin onda birinden az küçük periyodik bir değişmenin söz konusu olduğu keşfedildi.

Modern astronomlardan yaklaşık bin yıl, Bradley’den de tam yedi buçuk asır önce bu olayı ilk keşfedenin El-Biruni olduğu, çağdaş bilim tarihi araştırmaları ortaya çıkardı. Biruni, “Kitabu’l-kanuni’l-Mes’udi” adlı eserinin girişinden sonuna doğru bu olaydan açıkça bahsetmiştir.

Dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü söyleyen Galile’nin kilise tarafından diri diri yakıldığını herkes bilir. Asıl olarak dünyanın kendi ekseni etrafında döndüğünü ilk açıklayan ve bunu ilk keşfeden Galile değildir. İlk defa bunu es-Siczi söylemiş, Galile’de sadece bunu tekrarlamıştır.

Yerçekimini ilk keşfeden Isaac Newton olarak bilinmesine rağmen, Biruni’nin “Astronominin Anahtarı” adlı yapıtında, yerçekiminden bahsetmektedir. Yerçekimi kuvvetini ilk keşfeden Isaac Newton olmamasına rağmen, bu konuyu geliştirmiş ve bilime çok büyük katkılar sağlayarak, literatürlere geçmiş ve astronomi bilimine yenilikler getirmiştir.

Dünyanın yuvarlak olduğu görüşü ise, Yunanlı filozof Platon tarafından söylenmesine rağmen, daha sonra Batlamyus dünyanın bir tepsi gibi olduğu görüşünü öne sürmesi, herkesçe benimsenmesine neden oldu. Dünyanın yuvarlak olduğu görüşü unutuldu.

Bu görüşün yeniden canlanması ve dünyanın yuvarlak olduğunu bilimsel olarak ilk ispatlayan Ebu-Hanife (öl 768) tarafından ortaya atıldı. Daha sonra el-Biruni, el-Gazali ve ibn Rüşd gibi düşünürler tarafından savunulmuştur.

Mesela ibn Hazm yerin yuvarlak olduğunu şöyle ispatlar; eğer dünya (yer) bazılarının dediği gibi tepsi gibi düz olsaydı, Güneş’in doğuşu her yerde aynı zamanda gözüküyor olurdu.

Başka bir ispat şekli de Ebü-l Fida (1273-1331) tarafından ortaya konmuştur. Ona göre, eğer bir adam yeryüzünün bir noktasında dikilse, ikinci ve üçüncü adamlar aynı anda biri doğuya, diğeri batıya doğru dünya etrafında dolaşmaya başlasalar, bunlar birinci adamda yine birleşirler. Ne var ki, onların yolculuklarının zamanı Güneş’in doğuş ve batışına göre hesaplanacak olursa, doğuya doğru giden adam, batıya doğru gidene göre bir günlük bir zaman kazanır. Yani doğuya giden, batıya giden adamdan bir gün önce ilk adama kavuşur. Bu, hem dünyanın yuvarlaklığını, hem de dünyanın güneş etrafında döndüğünü ispatlar. Aynı görüş Fransız yazar ve bilimci Jules Verne tarafından da “80 günde Devrialem” adlı kitabında verilmiştir.

9. El-Fergâni: Gezegenlerin Ölçüleri

 

Müslüman astronomistlerinin ilgilendiği meselelerden biri de, kainatın ve gezegenlerin hacim ve büyüklükleri, birbirine uzaklıkları gibi ölçüyü ilgilendiren meselelerdi. Bu konuda gerçekten birçok gözlem yapılmış ve sayısız eserler oluşturulmuştur. İlk astronomistlerden el-Fergâni)nin ölçülerini modern verilerle karşılaştırmalı olarak, verilen bu ölçüler Kopernik)e kadar batı astronomisinde değişmez ölçüler olarak kabul edildi ve kullanıldı.

El-Fergâni'nin ölçüleri belirlemede hareket ettiği Cemel felsefe ve teori "kainatta boş bir yer yok" görüşüydü. Bilindiği gibi Batlamyus ve daha bazı eski astronomlara göre kainatta birçok boşluğun var olduğu teorisi hakimdi. El-Fergâni'nin görüşü şu demekti: Bütün yeryüzü ve gökyüzü varlıkları birbirleriyle ilgili ve bağlıdır, arada boşluk yoktur; herhangi bir gezegenin yerden en yakın ve yeterli olduğu nokta, ona komşu gezegenin yere en yakın olduğu noktanın kesişmesi demektir. Demek ki gezegenler arasında boşluk yoktur.

 

El-Fergâni'nin verdiği ölçüler:

(Hadid)  (Doruk)

Gezegen En yakın Nokta En Uzak Nokta          Yere Göre Hacim

Ay .134      .256     .026

Utarit (Merih) .000031 .256          .666

Venüs .666 4.47     .027

Güneş 4.47 4.47 166.

Merih 4.47 35.4     1.63

Müşteri 35.4          57.5     95.

Zuhal 57.5  80.2     90.

 

(Jüpiter)

(Satürn)

 

Modern astronominin verdiği ölçüler:

(Hadid) (Doruk)

Gezegen     En Yakın Nokta         En Uzak Nokta          Yere Göre Hacim

Ay .221      .252     .0204

Utarit 50.   136.     055

Venüs 26. 160. .87

Güneş 91.4 94.4 1300000.

Merih 35. 234. .14

Müşteri 370 580. 1355

Zühal 744 1028. 800.

 

 

Buradaki sayılar İngiliz mili olarak milyon ifade ederler. Görüldüğü gibi, IX. yüzyıl Müslüman astronomisti el-Fergâni modern ölçülere yaklaşık ölçüler vermektedir.

Ayrıca el-Fergâni ve hemen hemen bütün astronomistler, özellikle uzay geometrisi ve trigonometriyle uğraşanlar, gezegenlerin hareketleriyle ilgilenmişlerdir.

 

1. Jeoloji (Yer Bilimi) Tarihine Bakış

İlk çağlarda insanlar Yer'in yaradılışını ve bütün doğa olaylarını, öykülerde masal ve efsanelerde yer alan dev yaratıkları ya da güçlü Tanrıların etkinlikleri olarak yorumlamışlardı. Eski Yunanlılara göre, yanardağlar yeraltı demirci Tanrısı Hephaistos'un ocağını yaktığı zaman püskürmeye başlardı. Eski Yunanlılar aynı zamanda, yeraltı egemeni Plüton'un ve üç başlı köpeği Kerberos'un Yer içindeki maden zenginliklerini koruduklarına da inanırlardı.

Eski Yunanlılardan önce ve sonra gelen başka toplumların da Yer'in yapısı ve içindeki etkinliklerle ilgili kendilerine özgü düşünceleri ve inançları vardı. Romalılar, Yunan Tanrılarının birçoğunu benimsemişler ve onlara yeni adlar takmışlardı. söz gelimi, Hephaistos Vulcan adıyla Roma Tanrısı olarak kabul ettiler. Hint Tanrısı Devi, Yer'in hem koruyucusu hem de yok edici güçlerini simgeliyordu. İskandinavya mitolojisinde Cüceler, Yer'in maden güzelliklerinin sahipleriydi.

Çin inanışına göre, yeraltındaki yedi uzun ayaklı ejderhaların, kollarının uzantılarıyla korunduğu Yer'in bu ejderhaların kızgınlaşmasıyla hareketlenmelerin ve sallantıların olduğu görüşü hakimdi.

Hint efsanelerine göre, Yer fillerin sırtında duran altın bir tepsi üzerindeydi. Buna karşın, filler de Tanrı Vunşu'yu simgeleyen bir kaplumbağanın üzerinde duruyordu. Hintliler, depremleri filler kımıldandığı zaman meydana geliyor sanıyorlardı.

Mezopotamya uygarlıkları Yer'in kötülük Tanrısının olduğunu, Göğün ise iyilik Tanrısına ait olduğuna dair inanışları vardı. Kötülük Tanrısı, deprem, sel, yangın vb. gibi doğal afetleri kontrol eder ve insanları cezalandırmak için bu tür afetleri oluştururdu. Gök Tanrısının ise yağmur yağdırmasını bereket olarak algılayıp, şimşek ve yıldırımın düşmesini ise kötülük Tanrısına verdiği ceza olarak yere vurduğuna inanırlardı.

Tufanlar Asurlular ve Babillilerden, İnkalara kadar çok çeşitli toplumlar tarafından inanılmıştır. En büyük Tufan olayı kur-an'ı kerim'de anlatılmakta, Nuh Tufanı olarak adlandırılan olayda, Nuh'un gemisi Cudi dağına oturmuş, canlıların birer çifti ve Nuh peygambere inananlar kurtulmuş, inanmayanlar ise sularla boğulmuşlardır.

 

2. Jeoloji'nin (Yer Bilim) Gelişimi

1800'lerde jeoloji saygın bir bilim dalı haline geldi. İlk jeoloji kurumu Londra'da 1807'de kuruldu ve İngiliz araştırıcısı William Smith jeolojiye önemli bir katkıda bulundu. Düzeni bozulmamış kaya katmanlarında, yeni kaya katmanlarının daha eskilerinin üzerinde yer aldıklarını gördü. Smith, kayaların içindeki fosillerle de ilgilendi. Kimi fosiller birkaç katmanda olduğu halde, kimileri yalnız bir katmanda bulunuyordu. Bunlar kılavuz fosillerdi. Buna göre, birbirinden kilometrelerce uzakta olan kayalar, eğer aynı kılavuz fosilleri içeriyorlarsa, aynı zamanda oluşmuş olmalıydılar. Smith bu ilkeleri uygulayarak 1815 yılında Güney İngiltere'nin jeoloji haritasını yaptı.

Jeoloji haritaları yapımı ilerledi. Jeologlar kayaları, çeşitli özellikleriyle tanımlamaya ve birbirlerine göre hangilerinin daha önce hangilerinin daha sonra oluştuklarını saptamaya başladılar. Özellikleri ve yaşları belirlenen kayalara adlar taktılar. Bu adların çoğu, ilk çalışmalar İngiltere'de sürdürüldüğünden İngiltere oldu. Jeologlar, en sonunda Yer tarihini birkaç uzun zamana böldüler. Zamanlardan sonra, ikincil olarak dönemler de bölümlere ayrıldı.

19. yüzyılda, Yerküre'nin yaşı üzerine çeşitli tahminler yapıldı. Örneğin, İngiliz fizikçisi Lord Kelvin (1824-1907)Yer'in 20-30 milyon yıllık olması gerektiğini ileri sürdü. Yer yaşının doğruya yakın tahmini 20. yüzyılın başlarında gerçekleştirildi. Bu yıllarda radyoaktivitenin bulunmasıyla bilim adamları Yer'in kesin yaşını hesaplayabildiler.

Fosiller, bir zamanlar yaşamış olan canlıların kayalar içinde kalan kanıtlarıdır. Fosiller, doğal süreçlerle, çoğu kez milyonlarca yıl süreyle korunmuş olarak kalmıştır. Fosillerin günümüze kadar gelebilmelerinin nedeni, canlı organizmaların bazı bölümlerinin kemik ya da diş gibi sert olması veya yaratıkların buz ya da amber içinde donarak kalmış olmalarıdır çoğunlukla. Organizmaların bazı bölümlerinin yerini mineraller almış ve aslının taştan bir kopyası oluşmuştur. Diğer fosiller yaprakların bıraktığı fosillerde olduğu gibi karbon döküm halindedir. Fosiller kayaların tanımlanmasında çok yararlıdır. Fosiller bize canlıların evrimi ve yeryüzünde yaşamın gelişmesi hakkında da kanıtlar verir. Ayrıca fosillerin bazı çeşitleri tıp sahasında da kullanılmaktadır.

 

3. Jeolojiye Giriş

Jeoloji Geos= Yer, Logos= Bilim anlamına gelen iki kelimenin birleşmesinden meydana gelmiş bir terimdir. Yer bilimi anlamına gelen jeoloji; yerkürenin oluşumunu, Yer kabuğunun (litosfer) yapısını, oluşumundan bugüne kadar geçirdiği ve geçirmekte olduğu değişiklikleri inceler. Jeolojinin en büyük amacı, jeolojik olayların nedenlerini, birbirleriyle olan bağıntılarını bulmaya çalışmaktır.

Bilim tarihine göre eskiden felsefe bütün bilimleri kendi bünyesi içine alan bir bütündü. Sonradan bilimler dallara ayrıldı ve olayları doğrudan doğruya araştırılmaya başlanan fizik, kimya, biyoloji ve diğer doğa bilimleri felsefeden ayrılıp gelişimlerini tamamladıktan sonra bilim olma özelliğine kavuştular. Jeoloji ise bağımsız olma hareketini çok geç kazandı. Jeoloji konularının özelliğinden dolayı, geçmişini gözlemlere dayanarak kurmak, doğanın sırlarını ortaya koymak kolay olmamıştır. Çünkü jeoloji, bugünkü doğa olaylarıyla değil, geçmişteki doğa olaylarıyla bağlantı kurup, sentez haline gelmek ile mükelleftir.

Jeoloji, volkan püskürmeleri, zelzele (deprem), deniz yükselmesi, yer altı yapısını ve çeşitli kayaçları gibi birçok ilgi çekici olaylarla dolu bir bilimdir. Jeoloji kısaca bu olayların nedenlerini, orjinlerini araştırır. Her bilim dalı gibi jeoloji de diğer bilimlerle yakından ilgilidir. Yer kabuğunu teşkil eden element, mineral ve kütlelerin özelliklerinin belirtmesinde fizik ve kimyadan, kara ve denizlerin sınırlarının incelenmesinde coğrafyadan, bizim konumuz olan ve jeolojinin yapısını belirleyen, astronomiden de geniş şekilde faydalanılır.

Bugün yerimizin oluşu ve yapısı hakkındaki bilgilerimizin bir kısmı, yeryüzünün kabuğunu teşkil eden materyallerin, göktaşlarının incelenmesine, jeolojik olaylarla ilgili gözlemlere, bir kısmı da bu inceleme ve gözlemlere göre ileri sürülen teorilere dayanmaktadır.

Yerimizin oluşu hakkında birçok teoriler vardır. Bu teorilerden ve ortaya atılan fikirlerden anlaşıldığına göre, yerimiz güneş sistemini teşkil eden yıldızlarla birlikte, daha önceden varlığı kabul edilen bir bulut veya gaz halindeki ilk kozmik cisim'den meydana gelmiştir.

1. Yıldızların fiziksel yapıları.

2. Güneş ışınlarının optik analizleri.

3. Göktaşlarının fiziksel, kimyasal özellikleri.

4. Yeryüzündeki kütlelerin yapıları, özellikleri.

Güneş sistemini teşkil ede yıldızların birbirine benzer maddelerden yapılmış olduğunu göstermektedir. Dünyanın ilk kozmik cisimden yapılmış olduğunu, sonradan ayrılıp erimiş, yani çok sıcak bir sıvı safhası geçirdiği ve nihayet soğuyarak katı bir kabuk bağladığı teorik olarak kabul edilmektedir.

 

4. Yer'in Genel Yapısı

Dünya bir küre şeklindedir. İlk oluşundan itibaren güneş etrafında dönmeye ve soğumaya başlamıştır. Bu dönme ve soğuma esnasında yapısında bulunan çeşitli maddeler yoğunluk derecelerine göre ve birbiri üzerine dizilmiştir. Dünya dıştan içe doğru iç içe atmosfer (hava küre), Hidrosfer (su küre), Litosfer (Taş küre), bu üç cansız maddeler grubuna canlıları da ilave edersek bunların teşkil ettiği teorik küreye de Biosfer (canlı küresi) ve Yer'in çekirdeğini oluşturan Barisfer (Ağır küre)den yapılmıştır.

Yer kabuğu ilk oluşundan beri iç ve dış kuvvetlerin etkisi altında bulunmaktadır. dış kuvvetlerin yer kabuğuna etki yapan olaylarına Dış Olaylar (Ekzojen olaylar), iç kuvvetlerin doğurduğu olaylara da İç Olaylar (Endojen olaylar) adı verilir.

a) Dış Olaylar: Sebepleri yer kürenin dışında olan ay ve güneş gibi kozmik cisimlerden gelen kuvvetlerin etkisiyle meydana gelen olaylardır.

b) İç olaylar: Bunlar da sebepleri bizzat dünyamızın içinde olan kuvvetlerin etkisiyle meydana gelen olaylardır.

c) Hem dış hem de içten oluşan olaylar: Oluşum şekli itibariyle Dünyanın dışında cereyan eden, kuvvetlerin, yeryüzünde oluşturduğu olaylardır.

Yer kabuğu (litosfer) genellikle taş veya kaya dediğimiz sert kütlelerden yapılmıştır. Kütlelerin üzerinde ekseriye ince bir toprak tabakası bulunur. Toprak tabakası kütlelerin dağılma ve ayrışmasından oluşmuştur.

a- Kütleler: Bir veya birkaç mineralin birleşmesinden meydana gelmiş olan tabii oluşlara kütle adı verilir.

b- Mineral: Belli bir kimyasal birleşimi olan ve kendine has şekilde kristalleşebilen yer kabuğunda bulunan doğa mahsulü homojen cisimlere mineral adı verilir.

Tabakalaşmanın (stratifikasyon) sebebi: Genel olarak, tortul kütlelerin tabakalı olmasının sebepleri şunlardır:

1. Mevsim farkları: Her mevsimin yağış oranı birbirinden farklıdır. Yağış farkına göre sürüklenen materyallerin miktarı ve özellikleri değişik olacağından mevsimlere ait kütleler birbirinden farklı olur.

2. Fizik ve kimyasal hayat şartları: Suların hayat şartları her zaman aynı kalmaz. Şartların elverişli olduğu devrelerde sularda bazı bitki ve hayvanlar pek fazla çoğalır.

 

5- Yer Yuvarlağının İç Yapısı

Dünyamızın dış kısmı, yerkabuğu ve taşküre ile çevrilidir. Taşkürenin (litosfer) altında yoğunlukları merkeze doğru yaklaştıkça artan geosferlerden oluşur. Yer yuvarlağını ince bir tabaka halinde çevreleyen yer kabuğu, iç kısımların soğumasını önlediğinde Yer'in iç kısımları yüksek sıcaklığa sahiptir. Yer yuvarlağının iç kısımlarında, her ne kadar sıcak su kaynakları ve volkanik olaylarla sıcaklık kaybı çok düşük bir düzeyde ve çok yavaştır. Bu nedenle yeryüzünden yerin derinliklerine inildikçe sıcaklık önce 33 metrede 1oC artmakta, belli bir düzeyden sonra bu artış aniden yükselmektedir. Daha derinlerde birbirinden farklı sıcaklık ve yoğunluktaki tabakalar görülmektedir. Yer kabuğunun altında iç içe katmanlar vardır.

 

GRAFİK GİRECEK

 

Yer kabuğunun altında bulunan bu katmanlar (genosferler) şunlardır:

a) Manto: Ateş küre ya da pirosfer de denilen bu bölüm, sıcak, akıcı bir jel halindedir. Yer hacminin %80'ini oluşturur. mantonun katı olan üst kısmına üst manto denir. Bu kesimde minerallerin yoğunluğu 3.5-4 gr/cm3'dür. Bu tabakanın altında kalan iç (alt) manto, üst mantoya göre daha yoğundur. Sıcaklığı 1200oC'yi bulan mantoda yavaş da olsa bir hareket vardır. Bu hareketlerin deprem, volkanizma ve levha tekniğinin kaynağı olduğu bilinmektedir.

b) Çekirdek: Mantonun altında yer alan çekirdek iki tabakadan oluşur. Üstteki dış çekirdeğin yoğunluğu 10 gr/cm3'den fazladır. Bu tabaka akışkan demir-nikel karışımından meydana geldiği söylenmektedir. İç çekirdek ise kristal haldeki demir-nikel karışımından meydana gelmektedir. Çok yüksek bir sıcaklığa sahip olan iç çekirdek (6300oC) bu katmanın yoğunluğu 13 gr/cm3'dir.

Yerin katmanları ile ilgili bilgilerin çoğu rölatif (göreceli) bir özellik taşır. Jeologların bugün ulaştığı derinlik sondajlarla bile 12000 metreyi geçememiştir. Yer katmanları ile ilgili teoriler daha çok;

. Deprem dalgalarına

.Lav ve taş analizlerine

. Yere ait ısı ve basınç ölçümlerinden elde edilen verilere dayanır.

 

 

 

Deprem'e (Seizma) Giriş

 

Evrenin doğu ve batı yönünden gelen, Devinimsel kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin, Dünya Atmosfer tabakalarında çeşitli etki ve tepkilere maruz kalarak, yeryüzünü oluşturan katmanlardan litosferde (taş küre) meydana getirdiği büyük patlamaya deprem denir.

Deprem bilindiği gibi yerkabuğu içindeki katmanların yerlerinden oynamalarıyla oluşan sarsıntının, içe ve çevreye doğru yayılan titreşim biçimindeki hareketlere verilen isimdir.

Fakat inceleme ve araştırmalarımız, herkesçe bilinen depremin ilk oluş sebebini oluşturan, yerkabuğunu kıta kayma teorisiyle öne sürülen, kırılma, sarsılma ve ayrılmalarına neden olan (1912) Alman bilimadamı Alfred Wegener'in Plaka (Levha) Tektoniği adını verdiği, bu teoriden kaynaklanmadığını bilimsel veriler önümüze çıkardı. Teorimiz yerkabuğunun sarsıntıya, kırılmaya ve ayrılmasına sebep olan olaya çok büyük bir enerji reaksiyonunun tepkimesinin neden olduğu gerçekliğinin ihtimalini oluşturdu.

Araştırmalarımız, literatürlerde geçen, depremin oluş teorileriyle, öne sürdüğümüz teorilerle çelişerek birbirinden farklı sonuçlar doğmasına neden oldu.

Dünyanın en büyük depremleri olarak bilinen Alaska Depremi (1964), Çin Depremi (1920) ve Şili depremleri (1960), ayrıca Peru (1970), tokyo-Yokohama (1923), San-Fransisko (1906) Japonya-Kobe depremleri (1995), Tayvan, Yunanistan, Hindistan, İran ve Endonezya'daki depremler ve Türkiye'deki Lice-Diyarbakır (1975), Haymana-Ankara (1999), Kocaeli (1999), Erzincan, Tokat, Van, Bingöl, Amasya, Bolu ve Yalova gibi şehirlerde meydana gelen depremleri araştırdığımızda, şu verileri elde ettik:

Deprem meydana geldiği an itibariyle şiddetli bir patlama sesinin duyulması, gökyüzünde çeşitli renklerde ışınım şekillerinin görülmesi, insan-hayvan ve bitkilerde anormal davranış şekilleri ve fizyolojik hastalıklar, radyo ve TV dalgalarının bozulması gibi teorimizi destekleyen, olayların yaşanması ve belirmeleri gibi kanıtların olmasıydı.

Oluşumlarına göre depremler incelendiğinde üç çeşit deprem şekli karşımıza çıkmaktadır. Volkanik depremler, çöküntü depremleri ve tektonik (büyük) depremler olup, oluş şekilleri ayrı, alanları farklı ve etkisi hafif olarak çöküntü depremleri, yeryüzünün jeolojik (yer bilim) yapısı içerisinde su ile kolay çözünen kayaların (kalker, kaya tuzu) ve yapı itibariyle kolay kırılan ve parçalanabilen kalkerli tabakaların bulunduğu yerlerde yeraltında büyük boşluklar oluşturmasından kaynaklanan, zamanla bu boşluklara yağmur, kar gibi yağışlar ile topraktan sızan suların bu tür kayaları eritmesi ile meydana gelen çöküntülerden sonra oluşan depremlere denir.

Çöküntü depremlerinin alanı dar ve etkisi hafif olduğundan dolayı, can kaybının yaşanması da istisnadır. Dünya coğrafyasında çöküntü depremlerinin en çok hissedildiği yerler olarak yer yapısı karstik (çözülebilen) kayalar ile örtülü bölgelerdir.

Ayrıca, çöküntü depremleri yer altındaki doğal mağaraların, tünellerin ve boşlukların basınç etkisiyle tavanlarının çökmesiyle de gerçekleşebilir.

Çöküntü depremlerin oluş şekli sadece jeolojik etkenleri ilgilendiren bir deprem türü olup, bizim teorimizin dışında kalan bir deprem türüdür.

GRAFİK GİRECEK Şekil 1: Çöküntü depremlerinin oluş şekli. Yerkabuğuna sızan, su, kar gibi yağış şekillerinin çözülebilen kayaları eritmesiyle meydana gelen çöküntülerin oluşturduğu doğal deprem.

 

 

2. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi

Astronomi bilimi literatüründe, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi adı altında bilinen hiçbir bilgi yoktur. Bu bilgi ve doktrin (öğreti) yaptığımız inceleme ve araştırmalar sonucunda ortaya döktüğümüz teoridir.

Evren içerisinde canlı varlıkların yaşadığı tek yer (gezegen) dünyadır. Dünya, evren içerisinde merkez konumundadır. Dünyanın Evren içerisinde merkez olma konumu, diğer gezegenlerde hayat olmaması ve yaratılış itibariyledir. Evrende yer kaplayan tüm cisimler hareket (devinim) halindedir. Güneş, Ay, Yıldızlar ve Gezegenler kendi yörüngelerinden şaşmadan ve bir nizam (ölçü) içerisinde dönmektedirler.

Evren yaratılış itibariyle Doğu ve Batı yönündedir. Evrenin Doğu ve Batı yönünde olması, kuran'ı kerim'de de yer alır. "O, doğuların ve batıların Rabbidir." Rahman (55/17). "O, göklerin, yerin ve bunların arasındakilerin Rabbidir. Doğuların ve batıların da rabbidir." es-Saffat (33/5).

 Evrenin Doğu ve Batı yönünde olması, yaratılış itibariyle, dünya merkez kabul edilip, dünyanın Evren içerisinde konumu ve yeri belirtilmiştir.

Dünya, Evren içerisinde merkez kabul edilip, evrenin doğu yönünde sırasıyla Venüs, Merkür ve Güneş yer almaktadır. Evrenin batı yönünde ise dünya, Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton ve son keşfedilen diğer gezegen yer alır.

Akla hemen şu soru gelmektedir: Kuzey ve güney yönler nasıl belirlenmiştir? Evrende, dünya batı yönünde merkez olma konumuna geldikten sonra, dünyaya göre kuzey ve güney yönler belirlenmeye başlanmıştır.

Astronomi bilimine göre, doğu ve batı yönleri, dünyanın kendi yörüngesi içerisinde ve Güneş çevresinde de aynı yönde dönmesi, Batıdan doğuya doğru dönüşü itibariyle belirlenmiştir.

Dünya, evren de batı yönünde merkez konumunda olup, Evrendeki yönleri de dünyaya ve Güneş'e doğru alınması gerekir. Kuzey ve Güney yönleri, Evrene göre belirlenemez. Kuzey ve Güney yönleri, Evrende belirlenmesi gerekmiş olsaydı dünyanın ve Güneş'in batıdan doğuya doğru değil de, kuzeyden güneye dönmesi ve yörüngelerinin bu istikametlerde olması gerekirdi. Fakat dünya ve Güneş kendi yörüngelerinde, Batıdan Doğu'ya doğru dönmektedirler. Ayrıca Evren, Doğu ve Batı yönüyle yaratılmış olup, gökyüzündeki tüm cisimlerin dönüş yönü de, Doğu ve batı yönüne göredir.

Evrende bulunan gök cisimleri, dünya ve Güneşe göre konumlandırılmış olup, kıyamet konusunu işlediğimiz zaman, Yedi göğün de Doğu ve Batı yönlerinde olduğunu ve bütün göklerin birbirini nasıl dengede tuttuğu teorimizle açıklayacağız.

Karşımıza şu sonuç çıkmaktadır. Evrene göre, Doğu ve Batı yönleri vardır. Çünkü Evren, Doğu ve Batı yönünde yaratılmış olup, Evren, Kuzey ve Güney yönlerinde değildir. Bizim anladığımız Kuzey ve Güney yönleri, Dünya ve Güneşe göre belirlenmiş ve bu şekilde algılanmıştır.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, gökyüzünde bulunan cisimlerin (Güneş, Gezegen) kendi yörüngelerinde dönmesinden kaynaklanan enerji biriktirmelerinin, devinimsel hareketlenmeler geçirerek, Dünyamıza doğru aktığı enerjiye verilen isimdir.

Devinim kelimesini ilk defa astronomiye Kopernik kazandırmıştır. Devinim, hareket anlamına gelip, Gökyüzündeki cisimlerin hareket ederek, kendi kendilerini tamamlayıncaya kadar hareket etme serbestisine sahip olmaları gücü anlamına gelir.

Devinimsel hareketler, sistemler içerisinde yerini alır. devinimsel hareketler, Evrendeki gök cisimlerinin zorunluluğudur. Bu zorunluluk belli sistemler içerisinde belirlenir. bu sistemler, Evrenin yaratılış ve oluşumuna göre kanunların sistematik işlemesine ve Evrenin yok oluşuna kadar devam etme süresine kadardır. Evren sistemi, gök cisimlerinin nasıl bir şekilde hareket etme biçimlerini tayin eder. Evren, gök cisimlerinin hareket alanı, güç dengelerinin düzenlenmesini yaptığı sonsuz boşluk olarak tarif edilir. Evren içerisindeki tüm gök cisimleri belli bir kanun ile hareket edip, hepsi kendi yörüngelerinde hareket etme zorunluluğundadırlar. Hiçbir gök cismi, başka bir gök cisminin yerini alamayacağı gibi, yörüngelerinin dengesini bozucu kaymalar da gerçekleştiremezler. Kuran-ı kerim'de "Ne güneşin, aya yetişip çatması mümkün olur, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi Güneş, ay ve yıldızlar ayrı ayrı bir felekte yüzerler, devirlerini tamamlarlar." Yasin (36/40)

Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, Evrende devinim (hareket) halinde bulunan gök cisimlerinin (Güneş, Gezegenler) kendi yörüngelerinde dönerken, meydana getirdikleri enerjilere verilen güç olarak, dalga boyutuna geçerek, Dünya'nın merkezine doğru yaptıkları ışınım şekilleridir.

Evrende gök cisimlerinden en fazla devinim gücüne sahip olan ve Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni oluşturan gök cismi Güneş'tir. Güneş kendi yörüngesinde devinim (hareket) ederken, ortaya büyük bir enerji çıkarır. Bu enerjiye kozmik enerji denir.

Güneşin yüzeyi çok parlak olduğundan doğrudan doğruya bu yüzey hakkında hiçbir fikir elde edilemez. Fakat Güneşe isli camla bakıldığında, parlaklığının her tarafta aynı olmadığı, merkezden kenarlara doğru azaldığı ve bazen de yüzeyinde lekeler olduğu gözlenir. Fakat bu lekeler zamanla kaybolabilir.

Güneş lekelerinin şekilleri ve sayıları çok değişir. Lekelere bağlı kuvvetli bir magnetik alanın varlığı da vardır. Bu manyetizmanın, negatif yüklü parçacıkların, lekelerin merkezine doğru anafor hareketlerinden ileri geldiği bilinmektedir.

Güneş lekelerinin yerdeki açıklayacağımız bazı olaylara etkileri vardır. Güneş'in magnetik alanı olduğu gibi, Dünyamızın da magnetik alanı vardır. Bu magnetik alanda meydana gelen değişikliklere magnetik fırtına denir. Güneş lekelerinin çok olduğu zamanlarda, Dünyada da sık sık magnetik fırtınalar meydana gelir. Güneş'te lekelerin az olduğu zamanlarda magnetik fırtınalar ender olarak görülür.

Güneş lekelerinden kaynaklanan ve adına kozmik ışınım adı verilen yüksek hıza ve enerjiye sahip dalgalardır. Dünyaya uzaydan ve özellikle Güneş'ten gelen bu yüksek enerjili ve hızlı kozmik ışınlar, Dünya'ya gelmeden önce atmosferle karşılaşır. Atmosfer tabakalarından stratosferde, kemosferde, ozonosferde ve iyonosferde bir çeşit savaşa girişilir. Atmosfer atomları bu kozmik ışınları geri püskürtmeye çalışır fakat atmosfer atomlarına çarpan Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, iyonlaşmış ve nötr parçacıklar ile Gama ışınlarının oluşmasına neden olurlar. İyonlaşmış parçacıklar, Dünya atmosferinin üst tabakalarında iyonosfer üzerinde, kendi gücünü kontrol edici bir yer ayarlar, bu tabakada radyo dalgalarının yansımasına ve istasyonlardan yayılan radyo dalgalarının her tarafta algılanmasını sağlar.

Fakat bu işlevi sağlarken, bazen de radyo dalgalarının algılanmasını engelleyebilir. Nedeni ise Güneş lekelerinin fazla olmasından kaynaklanan yüksek enerji ve hızla yeryüzü katmanlarından litosfere (taş küre) öyle büyük bir etki oluşturur ki! Yer faylarını harekete geçirici hızla ve enerjiyle baskı yaparak büyük bir patlama ile deprem dalgalarını hem içe hem de merkeze doğru yayılmasına neden olarak büyük depremi meydana getirir (Episantr-Hiposantr).

Evrende, Dünyaya en hızlı ve en güçlü, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni gönderen gök cismi Güneştir. Güneşten sonra sırasıyla Merkür ve Venüs gezegenleri en güçlü Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni oluştururlar.

Merkür, Güneşe en yakın gezegen olması nedeniyle, hem Güneş'ten aldığı enerjiyle hem de kendi yörüngesindeki devinimsel hareketini yaparak, yörünge dışına Kozmik Dalga Işınım Enerjisi yayar.

Merkür gezegeninin, devinimsel kozmik ışınım dalgası, Ay'ın Dünya'ya doğru oluşturduğu gel-git gücünün üç katıdır. Bunun sebebi, Güneşe en yakın gezegen olmasından kaynaklanmaktadır. Merkür gezegeninde kesinlikle bir yaşam belirtisinden söz edilemez. Çünkü Güneşe yakın olduğu için yaşanamayacak kadar sıcak olması, ayrıca yaşam sebebi olan suyun varlığından da söz edilememesindendir.

Güneşe Merkür gezegeninden sonra en yakın gezegen Venüs'tür. Venüs gezegeni hem Merkür'den gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni toplama hem de atmosferinin varlığı ile bu enerji gücünü uzay boşluğuna yansıtıcı özelliği vardır. Fakat kendi ekseni yönünde dönmesi nedeniyle Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni oluşturur. Bu enerji Güneşin, Dünyaya en büyük ve en güçlü Devinimsel Kozmik Dalga Işınını Güneş gönderir.

Venüs gezegeninin Evren içerisinde görevi, Güneşe en yakın olan Merkür gezegeninden gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni atmosferi aracılığıyla uzay boşluğuna refleksiyon (yansıtma) ve difüzyon (yayılma) yollarıyla göndermesidir. Bu oranlar difüzyonda %30, refleksiyonda %20 civarındadır. Ayrıca absorbsiyon (soğurma) olayını da gerçekleştirir. Bu oran ise %12'dir. Geri kalan enerjiyi ise kendi bünyesinde toplar.

Astronomi biliminde Merkür gezegeninin atmosferinin olması izafidir. Bizim yaptığımız çalışmalar ve araştırmalara göre, hem Merkür gezegeninin hem de Venüs gezegeninin atmosferlerinin olduğu ortaya çıkmıştır. Bazı kaynaklarda ise Güneşe en yakın gezegen Merkür'e yaklaşım ve gözlemlerin çok zor olduğundan, Güneşin parlaklığı Merkür gezegeninin rasathanelerde görünüm açısını kapattığından dolayı Merkür'ün atmosferinin olmadığı öne sürülmüştür.

Merkür ve Venüs gezegenlerinin atmosferlerinin olması sonucunda, dünyamızda hayatın daha da kolaylaştığı, Güneşten gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin bu gezegenlerin varlığı nedeniyle, dünyamıza uğramadan, gücünü bu gezegenlerde büyük derece azalması ve gücünü kaybettiği sonucuna varıyoruz. Bunun tersi yönünü düşündüğümüzde yani Merkür ve Venüs'ün atmosferleri olmasaydı, Güneş'ten gelen devinimsel kozmik dalga ışınları, dünyamızın atmosfer gücünü kırarak, dünyamızın jeolojik dengesini bozacak ve her 365 günde dünyamızda onlarca büyük deprem oluşturacak ve bunun sonucunda milyonlarca insanın ölmesine neden olup dünyamızı yaşanmaz kılacaktı.

Merkür ve Venüs gezegenleri, Güneşe yakın olma durumları ile Güneşten gelen devinimsel kozmik dalga ışınım enerjisinin %62'sini kırarak, dünyamızın jeolojik dengesini bozacak bu gücü atmosferlerinin varlığı nedeniyle uzay boşluğuna ileterek, Evrendeki görevlerini yerine getirip, dünyamıza gelecek devinimsel kozmik dalga ışınım enerjisinin gücünün azalmasına neden olurlar.

Merkür ve Venüs gezegenlerinden sonra, Evrende yer kaplayan ve dünyamızın Evren içerisinde batı yönünde yer alan Mars, Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton ve en son keşfedilen X gezegeninde de atmosferin varlığı muhtemeldir.

Evrende bulunan tüm gezegenlerin atmosferlerinin olması, Güneş yıldızından gelen devinimsel kozmik dalga ışınım enerjisini, atmosferleri aracılığıyla uzaya doğru ileterek, jeolojik yapılarını korurlar. Bütün gezegenler devinim halinde olup, Evren'in devamlı genişlemesiyle yakından ilişkileri vardır. Gezegenlerin devinimleri Evrensel çekim kuvvetinin basıncını artırdığından, Evrenin genişlemesini sağlarlar. Evrendeki Ak ve kara deliklerin varlığı zaman takyonlarının değişimine ve Evrenin sonsuz olduğuna işarettir. Evrendeki ak ve kara deliklerin yer değiştirmesi bilimsel olarak araştırılsa bile, bu deliklerin neden var olduğu bilinememektedir. Bizim teorimize göre ise bu delikler, diğer yedi evrene açılan kapılardır. Sadece o deliklerden Cebrail meleği ve diğer melekler geçebilir. Kur'an-ı kerim'in Meariç Suresi'nin 4. Ayetinde açıklanan "Bu makamların her birine, melekler ve Cebrail uzunluğu elli bin yıl olan bir günde çıkar."

 

3. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Güneş ve Gezegenler Arası Belirlenen Astronomik Uzaklık ve Dolanım Hızları

 

Şekil 2 (tablo)

Güneş         Güneşe Uzaklık Astronomik Birim   Dolanım Gün Süresi   Güneşe Göre Dolanım Ortalama Hz/km/sn

Merkür 0,3871 88 Gün 47,9

Venüs 0,7233 225 Gün 35,0

Dünya 1,0000 365 Gün 29,8

Mars 1,5237 687 Gün 24,1

Jüpiter 5,2027 4333 Gün 13,1

Satürn 9,5460 10759 Gün 9,6

Uranüs 19,2000 30687 Gün 6,8

Neptün 30,0900 60184 Gün 5,4

Plüton 39,5000 90700 Gün 4,7

 

Evren içerisinde Güneş sisteminin dışında, milyonlarca yıldız kümeleri, Samanyolu içerisinde de akan yıldızlar, kuyruklu yıldızlar ve Nebülözler (Bulutsuzlar) yer almaktadır. Bu yıldızların konumu, işlevleri, hareket alanları ve yön bulmaya yarayan daha birçok görevleri vardır.

 

4- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin Hız Ölçümü

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, Evrende yer kaplayan gökcisimlerinden, dünyaya doğru, astronomik ölçüm olarak 20 astrogatr enerji gücü ile gelir. Dünyaya gelen bu büyük enerji gücü, atmosfer tabakalarından, troposfer, stratosfer, kemosfer, iyonosfer, ozonosfer ve eksozferde 8 astrogatr enerji gücünü, refleksiyon (yansıma), absorbsiyon (soğurma) ve difüzyon (yayılma) yollarıyla uzaya geri yansıtır. Bu olaya Albedo denir. Geri kalan 12 astrogatr enerji, yeryüzünün çekim kuvvetine bağlı olarak, yaklaşık 10.000 km'lik kalınlığa sahip olan, dünya atmosferinden geçerek, ışık hızına yakın bir hız ve süratle (C=3.908mls) yeryüzü katman tabakalarından litosfer ve Dış Manto'da (negatif ve pozitif kutupların birbirini çekimi gibi) karşılaşıp, çarpışarak büyük bir patlama oluşturur. Bu patlamadan sonra ortaya çıkan enerjiye magnitut denir.

 

5- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin, sismograf Aletiyle Ölçümü

Dünya atmosferinden geçerek, 8 astrogatr enerji gücünü kaybeden, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi; yerkürenin (geosfer) en sert kısmı olan litosfer ve dış mantoyu patlatarak, kırık (fay) hatlarını oluşturur. Fay hatları oluştuğu an, sarsıntılar ve titreşimler meydana gelir. Bu titreşimler, yerkürede iki yönlü hareket etme serbestîsiyle, birinci yön titreşimleri, yerkabuğunda hissedilen, litosfer ve dış manto sert kaya kütlelerinde oluşarak deprem dalga enerjisinin (magnitut) hissedilmesini sağlar. İkinci yön titreşimler ise erimiş sıcak jel halinde bulunan yani deprem odak noktasının altına doğru oluşan titreşimler; iç manto, dış çekirdek ve iç çekirdeğe doğru yol almasına rağmen, bunlar yerkabuğunda hissedilmez.

12 astrogatr enerji gücü litosfer ve dış manto sert kaya kütlelerinde patlama yaparken, astronomik ölçüm yerini, depremölçer sismograflara bırakır. Sismograflar depremi 1-10 arası deprem şiddetinin ölçümünü belirler. 12 astrogatr enerji gücü, yeryüzüne standart gelmektedir. Yer yüzeyinin yapısına bağlı olarak, deprem şiddet büyüklüğü belirlenir. Deprem şiddetinin büyüklüğü yerin jeolojik yapısına bağlı olarak değişimler gösterir.

 

6- Yer Atmosferinin Astronomik.

Yerin etrafını saran atmosfer tabakasının gözlenen astronomi olaylarına bazı etkileri vardır.

1. Kırılma olayı: Işığın farklı yoğunlukta iki ortamdan birinden diğerine geçerken kırılmaya uğradığını fizik bilimiyle bilmekteyiz. Atmosferin yoğunluğu, toprağa yakın yerlerde fazla olup yukarıya doğru çıkıldıkça azalır. Yıldızlardan ve Güneşten gelen ışınlar, atmosferin içinde yol aldıklarından, atmosferin değişik yoğunluktaki tabakalarından geçtikçe kırılmaya uğrayarak yollarını değiştirirler.

Ufka yakın yıldızlardan gelen ışınlar, atmosfer içinde daha fazla yol alırlar. Bu yüzden, ufka yakın olduğu zamanlarda Güneşin alt ve üst kenarlarından gelen ışınlar farklı kırılmaya uğrarlar. Bunun sonucu olarak, görünüşte Güneş daha büyük ve daire şeklini kaybederek elips şeklinde görülür. Dolunay evresinde Ayın doğuş ve batışında da aynı durum gözlenir.

2. Soğurma olayı: Atmosfer içinden geçen ışığın enerjisinin bir kısmı hava molekülleri, toz, duman, su buharına ait parçacıklar tarafından tutulur. Buna ışığın soğurulması diyoruz. Soğurulma ışığın rengine bağlıdır. Mavi ışınlar en çok, kırmızı ışınlar en az soğurmaya uğrar. Güneşin beyaz ışığının çeşitli renklerden oluştuğunu bilmekteyiz. Güneş ufka yakın olduğundan, ışınları atmosferde fazla yol alır ve bu yüzden mavi ışınları fazla soğrularak kırmızı renkte görülür.

3. Titreme olayı: Atmosferin durgun olmaması, yani çeşitli tabakaları arasında sürekli hava akımlarının olmasından, bu tabakaların yoğunlukları da sürekli olarak değişir. Bu yüzden bir yıldızdan gelen ışın, sürekli olarak yer değiştirir ve yıldız titriyormuş gibi görünür.

Gezegenler yıldızlara göre yere çok yakın cisimlerdir ve bu yüzden ufak birer kurs şeklinde görünürler. Bu ufak kurstan gelen ışınlarda atmosfer içerisinde doğrultularını değiştirir. Ancak bu değişikliği hissedemeyiz ve gezegenler yıldızlar gibi titremezler. Bu özellik, yıldızlarla gezegenleri birbirinden ayırmada kullanılır.

4. Dağılma olayı: Atmosfer içindeki molekül ve toz parçalarının ışığın bir kısmını yansıtarak dağıtması olayıdır. Bu olay, kendini en çok Güneş ışığında gösterir. Güneşin soğrulan mavi ışığı gökyüzüne dağılarak, atmosferin mavi renkte görünmesini sağlar. Dağılma olmasaydı, gündüzün bile gökyüzü karanlık (siyah) olacak ve yıldızları görebilecektik. Uzay araçları ile atmosfer dışına çıkan astronotlar bu olayı görmüşlerdir.

Güneş ufkun altında, fakat yakınlarında bulunduğu zaman, ufkun üstünde bulunan atmosfer parçasını dağılma olayı ile aydınlatır. Buna tan olayı denir. Güneş doğmadan evvelki tana sabah tanı, battıktan sonrakine de akşam tanı denir. Akşam tanı devam ettiği sürece atmosfer aydınlıktır, sonra kararma başlar.

 

7- Güneşten Gelen Kozmik Işınlar

Güneş lekelerinin dünyadaki bazı olaylara etkileri vardır: Yerin bir magnetik alanı olduğu fizik bilimiyle bilinmektedir. Bu magnetik alanda meydana gelen değişikliklere magnetik fırtına denir. Güneş lekelerinin çok olduğu zamanlarda, yerde sık sık magnetik fırtınalar meydana gelir. Lekelerin az olduğu zamanlarda ise magnetik fırtınalar enderdir. Ekseriye magnetik fırtınalar 27 günlük periyotla tekrarlanır. Fakat Güneşte bir büyük lekenin varlığı, her zaman bir magnetik fırtınaya karşı gelmez.

Lekelerden Güneş yüzeyine dik doğrultuda, adına kozmik ışınım adını verdiğimiz yüksek hıza ve elektrik enerjisine sahip parçacıkların çıktığı kabul edilmektedir. Bu parçacıklar başka yıldızlardan da çıkmaktadır. Yer çevresi, uzaydan ve özellikle Güneşten gelen bu yüksek enerjili kozmik ışınlarla sürekli olarak bombalanır. Bunlardan Yer atmosferine girenleri, atmosferin atomlarına çarparak iyonlaşmış ve nötr parçacıklar ile Gama ışınlarının doğmasına sebep olurlar. İyonlaşmış parçacıklar Yer atmosferinin üst kısımlarında bir iyonize tabaka meydana getirir. Bu tabaka radyo dalgalarının yansımasına ve böylece verici istasyonlardan yayılan radyo dalgalarının dünyanın her tarafından alınabilmesini sağlar. Lekelerin çok olduğu zamanlarda iyonize tabakanın yoğunluğu artar. Bazen bu artış radyo dalgalarının kısa bir süre için alıcı aletlere varmasını önleyerek, radyo yayınlarını aksatabilir.

Kozmik ışınlar Yer yakınına geldiğinde, Yer'in manyetik alanının etkisiyle yollarını değiştirirler ve Yer etrafında kalın kuşaklar halinde toplanırlar. Bunlara Wan Allen ışınım kuşakları denir. Bu kuşaklar içinde canlılar için tehlikeli olan kısa dalga ışınım yoğundur. Yerin kutupları doğrultusundan gelen kozmik ışınlar hiçbir engele uğramadan Yer yakın atmosfer tabakalarına kadar gelirler.

 

8- Atmosferin Katları

Atmosfer, kimyasal ve fiziksel yönden farklı özellikteki katmanlardan oluşur.

 

GRAFİK EKLE Şekil 3

 

a-) Troposfer: Atmosferin en alt tabakasıdır. Kalınlığı kutuplardan ekvatora gidildikçe artar. Kutuplarda daha ince (6 km), Ekvatorda ise kalındır (16 km). Bunun üç temel nedeni vardır:

. Kutuplarda yerçekimi daha fazla olduğu için yoğunlaşarak yeryüzüne doğru daha fazla yakınlaşır. Ekvatorda ise yerçekimi az olduğu için yoğunlaşma az olur.

. Ekvatorda hava yıl boyunca sıcak olduğu için hava yükselerek kalınlaşır. Kutuplarda ise hava yıl boyunca soğuk olduğu için alçalır ve incelir.

. Ekvatorda çizgisel hız fazla olduğu için merkezkaç kuvvetinden ötürü daha fazla savrulma olur. Kutuplarda çizgisel hızın yavaş olmasına bağlı savrulma olmadığı için kalınlık daha azdır.

. Bütün gazların %75'i, su buharının %100'ü bu kattadır.

. Meteorolojik olayların tamamı bu katta görülür.

. Yatay ve dikey hava hareketleri görülür.

. Yerden yansıyan enerji (ışıma) ile ısındığı için sıcaklık, yerden yükseldikçe her 100 m'de 1oC azalır.

. Troposfer ile stratosfer arasındaki geçiş kuşağına Tropopoz denir.

b-) Stratosfer: Troposferin üst sınırından başlar, 25-30 km'ye kadar devam eder. Stratosferde sadece yatay hava hareketleri görülür. Troposfere yakın olan alt katları, buradaki hava hareketlerinden etkilenir. Stratosferin ortalama sıcaklığı -50oC'dir.

c-) Şemosfer (Kemosfer): Güneş ışınları gazlar ile tepkimeye girerek kimyasal olaylar meydana gelir.

d-) Ozonosfer: Havadaki oksijen ozon haline dönüşerek, güneşten gelen morötesi (ultraviyole) ışınlar için bir süzgeç görevi yapar.

Çeşitli faaliyetlerden dolayı petrol ve kömür gibi fosil yakıtlarının kullanımı ile CFC türünden kimyasal maddelerin atmosfere bırakılmasından dolayı atmosferimizi saran ozon tabakası ince olduğundan zayıflamaktadır. Ozon tabakasının zayıflaması neticesinde de Güney kutupta "kara delik" açılmıştır. Ozon, organik maddeleri yükseltmeyip kendisi ayrıştığından, havada ancak indirgen maddelerin bulunmadığı kısımlarda bulunur. Onun için kapalı yerlerden ziyade dağlık, ormanlık yerlerde veya deniz üstündeki havada rastlanır.

Ozon tabakası incelip zayıfladığında, atmosferin ısısı artacaktır. Atmosferin ısısının artmasıyla yeryüzünde kuraklık başlayacağından gıda kıtlığı tehlikesi gündeme gelecektir. Buzulların erimesiyle deniz seviyeleri yükselecek ve kara parçaları azalacaktır. İnsanlarda da cilt kanseri riskini artıracaktır.

e-) İyonosfer: Atmosferi oluşturan gazların %3'ü bu katta yer alır. Gazlar elektrik yüklü atom parçacıkları halindedir. Güneşten gelen zararlı ışınları uzaya geri yansıtır. İyonosferin en önemli görevi Dünyadan uzaya yansıyan radyo dalgalarının Dünyaya geri dönmesini sağlar. Bu katmanda yerçekimi çok azdır.

f-) Eksosfer: Atmosferin son katmanıdır. Bu tabakanın kesin sınırı bilinmemekle birlikte, 10.000 km olarak kabul edilir. Yer yuvarlağı ile sonsuz boşluk sanılan uzay arasında geçiş yeridir.

- Atmosfere ulaşan Güneş ışınları, yansıma (refleksiyon), soğurma (absorbsiyon) ve yayılma (difüzyon) yollarıyla kayba uğrarlar.

- Atmosferde ısı şu yollarla yayılır:

. Işıma (radyasyon)

. İletim (kondüksiyon)

. Taşıma (konveksiyon)

 

9- Meteor

Meteorlar, kara cisimlerdir. Ve atmosferin dışında bulundukları müddetçe görülmezler. Fakat yer atmosferine girdikleri zaman parlarlar ve görünürler. Parlamalarının sebebi şudur: Meteorların yer atmosferine giriş süratleri, saniyede en az 20 km'dir. Havanın durumuyla bu sürat bir saniye zarfında otuzda birine, hatta daha aşağı bir hıza düşer ve meteor önünde bulunan havanın yoğunluğunu artırır ve etrafındaki havayı iter. Meteorun sinetik enerjisi sıfıra düşer; bu enerji kısmen meteorun yol üzerinde geldiği hava kütlelerinin hareketine, kısmen de bu hava kütlelerinin ısınmasına, bir de ses dalgalarının engeliyle karşılaşır. Sinetik enerjinin bir kısmı meteorun şiddetli ısınmasına ve bu ısınmanın 2000o yükselmesine neden olur.

Büyük meteorların havada infilak ettiği ve parçalarının düştüğü de çok defa görülmüştür.

Yere düşen bu meteorların kimyasal analizi yapılmıştır. Bu analiz ve incelemelere göre meteorlar 3 kısımda incelenirler: 1) Sideritler, 2) Siderolitler, 3) Aerolitler'dir.

 

1. Sideritlerin %90'ı madeni demirden, az da demirin nikel ve kobaltın karışımından meydana gelip çok az miktarlarda da bakır, fosfor ve kükürt yapılarında bulunur.

2. Siderolitler demir-nikel karışımından oluşmuşlardır.

3. Aerolitlerin ise taş içinde serpilmiş az miktarda demir ve dünyada bulunmayan birçok maden birleşimidirler. Bunların bazıları magnezyum oksit ve silisyum oksittir.

Meteorlarda gazlar da bulunur, bunlar, meteorlar havada ısıtıldıklarında uçarlar. Bu gazlar karbon asid, karbondioksit, hidrojen, azot ve metandır; meteorlar içinde az miktarda helyum gazına da rastlanır.

Meteorların en çok görüldüğü vakitler, gece yarısından sonraki saatlerde gecenin ilk saatlerinden fazla meteor görülür. Sonbahar gecelerinde görülen meteor sayısı, ilkbahara oranla daha fazladır. Buna göre meteorların günlük ve yıllık değişimlerinden bahsedilebilir. Günlük değişimler: Dünyanın Güneş etrafında hareket etmesiyle (dönmesiyle) meteorlar, dünyanın hareket ettiği istikametten gelir ve bu istikameti gösteren gök noktası, ancak gece yarısından sonra ufuk üzerinde bulunur. Meteorların yıllık değişimi ise Dünya'nın hareketi nedeniyle, ekliktik yakınında görülen meteor sayısı, eliptiğin uzaklarında görünen meteorlardan daha fazladır.

Büyük meteor parçalarının dünya yüzeyine düşmesi hemen hemen imkânsızdır. Dünyanın çevresini saran atmosfer, büyük meteor parçalarını büyük bir ısıyla eritir. Eriyen meteor küçük parçalara ayrılıp yere düşer. Yere düşen meteor parçaları radyasyon içerir. Radyasyon içermelerinin sebebi, Dünyaya doğru hareket ederken atmosferin uyguladığı ısının etkisiyle, kimyasal hal değişimine uğrayarak, bünyelerinde bulunan kimyasal etkinin reaksiyona dönüşmesi sebebiyledir. Dünyada ve ülkemizde çok sayıda meteor parçaları düşmüştür. Astronomlar gözlem evlerinde, meteorların düşme hızını ve nerelere düşeceklerini önceden hesaplayabilmektedirler.

 

10. Zodyak Işığı

Zodyak ışığı bugün bile rölatif (göreceli) bir konudur. Bu ışık güneş batışından sonra ve güneş doğuşundan önce görülür. Mihveri ekliptik içindedir. Ufuk üzerinde 20o ile 30o genişliğinde olup, Güneşten 90o kadar uzaktır. Güneşten uzaklaştıkça ışığı hafifler.

Dünya yarım küresinde ekliptik, kuzeyde ilkbaharda akşamleyin ve sonbaharda da sabahleyin ufka göre çok yükseldiğinden Zodyak ışığı, kuzey yarım küresinde en müsait vakitte ilkbaharda şafaktan sonra ve sonbaharda da şafaktan evvel gözlenmeye müsaittir. Tropik kuşakta, Zodyak ışığı bütün yıl boyunca kısa süreli görülür. Bu kısa süreli görünüm ince bir ışık şeridi halinde görülür.

 

11. Gegenşayn

Açık gecelerde göğün güneşin yakın olduğu zaman, hafif bir aydınlık görülür. Gegenşayn'ın şekli oval olup 10o uzunluğundadır. Gegenşayn ekliptik içinde bulunduğundan bunun ekliptik boyunca yayılan Zodyak ışığı olarak görülüyordu. Fakat Gegenşayn, Zodyak ışığından farklı olarak oval bir şekilde ışığı görülür.

Gegenşayn yaz gecelerinde, gökyüzünün güneşe yakın olduğu zamanlarda gözlenen oval ışık biçimine verilen addır.

 

12- Devinimsel Kozmik Dalga Işınlama Enerjisi'nin Dünya Atmosfer Tabakalarından Geçiş aşaması

Dünya atmosferinin kalınlığı yaklaşık 10.000 km'dir. Dünya atmosferini sırasıyla; troposfer, stratosfer, Kemosfer, ozonosfer, iyonosfer ve Eksosfer tabakaları oluşturur. Güneşten ve diğer gök cisimlerinden gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, astronomik ölçüm olarak 20 astrogatr enerji gücüyle dünya atmosferine uğrar – bu uğrama dünyanın çekim gücü etkisiyledir. Dünya atmosfer tabakalarında, 20 astrogatr enerji gücü, refleksiyon (yansıma), absorbsiyon (soğurma), difüzyon (yayılma) yollarıyla değişikliğe uğratılarak, 20 astrogatr enerji gücünün, 8 astrogatr enerji gücünü, Albedo (uzaya geri yansıtma) yoluyla geri yansıtır.

 

GRAFİK GİRECEK Şekil 4

 

13- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Yeryüzü Katmanlarından Geçerek Patlaması

Güneş ve gezegenlerden gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi 20 astrogatr gücüyle Dünya atmosfer tabakalarından 12 astrogatr gücüyle çıkıp, yeryüzüne doğru ışık hızıyla gelerek yerkabuğu katmanlarından litosferi (taş küre) büyük bir güçle patlatır. Bu patlama (negatif ve pozitif elektrik kutuplarının çarpışması gibi) büyük bir patlama meydana getirir. Dünya atmosfer tabakalarından geçen 12 astrogatr enerji gücü, dünya, yerkabuğu katmanlarının en sert kısmı olan büyük fay hattını kırarak deprem dalgası (titreşim) olarak yeryüzünün sallanmasına neden olup can ve mal kaybına neden olur.

 

GRAFİK GİRECEK Şekil 5

 

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, dünya atmosferinden geçtikten sonra 12 astrogatr enerji gücü ile yerkabuğu fay hattını kırarak büyük çatlaklar oluşturur. Bundan sonraki aşamada, yerkabuğunun yapısına göre 12 astrogatrlar enerji gücü, deprem ölçer (sismografa) göre 3-9 arası şiddet gücüne kadar iner.

Yeryüzünde depremleri sismograf denilen aletlerle ölçümleri yapılır. Sismograf denilen aletlerden Richter (Richter) ölçeğiyle depremin büyüklük şiddeti belirlenir.

Bugüne kadar Richter ölçeği ile yeryüzünde tespit edilen en şiddetli üç büyük deprem ölçülmüştür. 8,6 büyüklüğündeki Alaska depremi (1966), 8,5 büyüklüğündeki Çin depremi (1920) ve 8,5 büyüklüğündeki Şili depreminde (1960) de anlaşılacağı gibi yeryüzünde en fazla 9 şiddet büyüklüğünde bir deprem oluşabilmektedir.

 

14- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Jeolojiye (Yer Bilim) Etkisi

1. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin gücü 20 astrogatrdır. (Standart 20 astronomik ölçüm [astrogatr]).

2. Dünya atmosferi tabakalarında, refleksiyon, absorbsiyon ve difüzyon yollarıyla 20 astrogatr enerji gücü, 12 astrogatr enerji gücüne iner ve 8 astrogatr enerji gücü, Albedo yoluyla uzaya yansır.

3. Dünya atmosferinden geçen, 12 astrogatr enerji gücü, ışık hızı ile dünyanın merkezine iner.

4. Dünyaya inen 12 astrogatr enerji gücü, yerkabuğu katmanlarından litosferi (taş küre) kıracak ve sarsacak güçtedir.

5. 12 astrogatr enerji gücü olmadan, yerkabuğu katmanlarından litosferde (taş küre) kırılma ve sarsıntılar oluşmaz. Devinimsel kozmik Dalga Işınım enerjisi, Dünyaya standart olarak 20 astrogatr gücü ile gelir (18-19 veya daha az bir güç ile gelemez).

6. Yerkabuğu katmanlarını kıran ve sarsan 12 astrogatr enerji gücü büyük bir patlama oluşturur. Bu patlama (negatif ve pozitif kutuplarının çarpması gibidir) yeraltı katmanlarından içe ve dışa (merkez) doğru titreşimler oluşturur.

7. Yerkabuğu katmanlarını kıran ve sarsan 12 astrogatr enerji gücü, katmanlarda içe ve merkeze doğru titreşim oluşturmadan, 12 astrogatr enerji gücünden, güç kaybeder.

8. Yerkabuğu katmanlarının jeolojik yapılarına göre 12 astrogatr enerji gücü 3-9 arası şiddet büyüklüğüne dönüşerek depremleri meydana getirir.

9. Yerkabuğu katmanlarının jeolojik yapıları çok sert kayalarla örtülü ise 12 astrogatr enerji gücü 7-9 arası şiddetli depremleri oluşturur.

10. Yerkabuğu katmanlarının jeolojik yapıları sert kayalar ile örtülü ise 12 astrogatr enerji gücü 5-7 arası normal şiddetli depremlerini meydana getirir.

11. Yerkabuğu katmanlarının jeolojik yapıları sert-yumuşak ise 12 astrogatr enerji gücü 3-5 arası depremleri oluşturur.

12. Yerkabuğunda 1-3 arası büyüklüğündeki depremlerin kaynağı ve oluş şekli Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ne bağlı olan deprem değildir. Yerkabuğunda 1-3 arası büyüklüğündeki depremler, çöküntü depremleri olabileceği gibi, yeraltında kayma yapan veya oturan fay hatlarından da meydana gelebilir. Ayrıca büyük deprem geçirmiş yerlerde, fay hatlarının yerine oturmasından doğan artçı depremlerden de meydana gelebilir.

 

15- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisinin, Yerin Çekim Kuvvetine Etkisi

Evren içerisinde yer edinen ve devinimlerini tamamlayıncaya kadar kendi yörüngelerinde hareket eden, gök cisimlerinden, güneş ve gezegenlerde (Merkür, Venüs) büyük bir enerji meydana gelir. Bu enerji gücüne Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi diyoruz. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, evren içerisinde birikerek, ışık hızıyla, dünya atmosferine uğrar, bu uğrama ve gelişin sebebi, Evrenin doğu ve batı yönünde yaratılmasından kaynaklandığı gibi, Dünyanın çekim kuvvetiyle de bu büyük enerjinin dünya atmosferine gelmesini de kolaylaştırır. Dünya atmosferine uğrayan Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi atmosferde türlü merhalelerden geçtikten sonra, güç kaybına uğrar. Fakat bu güç yitimi, dünyada bir etki oluşturmayacak diye bir kaide-kural oluşturmaz. Çünkü dünyanın çekim kuvvetinin olması, dünyamızı sanki mıknatıs gibi bir hal almasına neden olur.

Astronomi ve fiziğin esasını ve ruhunu oluşturan çekim kanunu Isaac Newton tarafından (1642-1720) tarafından keşfedilmiştir. Bu keşif Evrenin dengesini ve ahengini sağlar. dünyanın çekim kuvvetinin olması nedeniyle, doğu ve batı yönünden gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, çekim kanununa göre, dünyaya negatif (-) bir hal alır gibi gelir. Dünyanın çekim kuvveti, bu enerjiyi kendi bünyesine çekerek, negatif (-) ve pozitif (+) kutupların birbirine karşı uyguladıkları etki-tepkileri oluşturur.

 

GRAFİK EKLE Şekil 6

 

Şekil 6'da görüldüğü gibi Dünyanın çekim kuvvetinin olması, devinimsel kozmik dalga ışınım enerjisini kendi bünyesine çeker. Bu çekim devinimsel kutup (-) negatif enerjisini oluşturur. Çekim kuvveti (+) pozitif kuşağını oluşturur.

 

16- Yeryüzündeki Fay Hatlarının Oluşum Şekilleri

Yeryüzünde birbirine bağlı kilometrelerce fay hatları mevcuttur. Yeryüzünü oluşturan katmanların jeolojik yapıları incelendiğinde sert katman tabakalarının kırık şekillerine fay denilmiştir. Fay hatları yeryüzünü çepeçevre saran, birbirince uzanan kırıksal düzeneklerin periyodik dizgileri şeklinde oluşan, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerji gücüyle hareket etmeye hazır, büyük kütlelere denir.

Fay hatlarının uzunluğu 50-100 km olacağı gibi, uzunluğu bir kıtayı bir baştan öbür başa geçecek boyutlara da ulaşabilir. Yeryüzündeki fay hatları, iki tarafı hareket edebilen çatlaklar halinde bulunan, her iki yanında yer alan kayaların titreşim göstermesiyle hissedilen kısımlar olarak bulunur. Henüz yeryüzünde fay hatlarının uzunluğu hakkında bilinen, bilimsel bilgiler olmadığı gibi, bazı yerlerde uzanan fay hatlarının uzayıp uzamayacağı konusunda da bilim adamları ve deprem bilimcileri tarafından hemfikir olunmuş bir bilgi sonucuna varılamamıştır. Yalnızca ihtimaller üzerinde yoğunlaşıp olacak değil, olabilecek depremi konuşacak ve hakkında fikirler yürütmeye açık tarzda açıklama yapabilmektedirler. Bunun da en büyük sebebi depremi yerde aramaları ve depremin ilk oluş şeklinin yerdeki hareketlenmeye, kırılmaya, kıvrılmalara bağlamalarıdır.

Deprem yerde cereyan eder, fakat oluş sebebi, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin yer katmanlarına çekim kuvveti nedeniyle çarpıp büyük patlama oluşturmasıdır. Geçmiş tarih incelendiğinde Girit'teki Minos uygarlığı, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerji gücü ile tarihten silinmiştir.

Yeryüzünde sert kayaların bulunduğu tüm yerlerde deprem olma olasılığı vardır. Çünkü dünyamızın çekim gücü, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisini çektikçe, bugüne kadar bilinmeyen ya da tespit edilemeyen fay hatları bu enerji gücü ile oluşabilir.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi yeryüzü katmanlarında litosfer ve dış manto örtülerini deformasyona (yapı bozulması) uğratarak orada kalıcı olarak kırıklar, çatlaklar oluşturarak, o bölgenin artık deprem alanı kapsamına girmesine yol açar.

Yeryüzünde meydana gelen tüm depremlerin ardından oranın deprem kuşağını oluşturan fay hatları oluşur. Fakat bu fay hatları bir yerden sonra durma noktasına gelir. Uydulardan çekilen veya çeşitli yöntemlerle belirlenen kırık fay hatlarının durduğu yerden itibaren, bu fay hatlarının kırık olmayan kısımlarının yeniden kırılacağı konusunda olasılık problemleri oluşturularak kriz masaları kurulup önlemler ve çözüm yöntemleri geliştirilmeye çalışılır. Halbuki yeryüzü katmanlarının genel yapısı düşünüldüğünde, Dünyanın her yerinin, her kıtanın bir deprem bölgesi olduğu hakkında bilgi verilmez. Sadece deprem olduktan sonra ardından gelen artçı şoklar denilen kırık fayların çökmesi nedeniyle meydana gelen sarsıntılar olacağını söylemekle kalınır.

Büyük depremlerin en büyük özelliği, aniden gelmesi ve insanların hareket etmesine izin vermeyecek kadar, kısa sürelik (saniyelik) olmasıdır. Büyük depremler bilim adamı ve deprembilimci tanımaz, büyük depremler olasılık tanımaz. Büyük depremler kırık (fay) hattı tanımaz. Büyük depremler çocuk, hamile kadın, yaşlı ve genç insan tanımaz. Büyük depremler ölüm meleklerinin can almak için koştukları zamandır. O an insanları uykuda yakalayabilir, uyanıldığında başka bir alem ve ruhların bekletildiği Berzah alemi de olabilir. Büyük depremler, zengin-fakir tanımaz, bugüne kadar bütün büyük depremler insanları hazırlıksız yakalamıştır. Ve hayatı felç etmiş, vurduğu yere korku salmış ve ölümün her an ve her vakit yanımızda olduğunu bizlere göstermiştir.

Doğal afet denilen çağların belası, acımasız, kalleş diye anılan hatırlandıkça nefret ile korku duygularını bir arada hissettiren ve gözyaşlarını kurutan, acınacak duruma getiren, sosyal yaşamı ve dengeleri altüst eden, ekonomileri etkileyen, can pazarı olan, yarasının kapanması zamanlar alan, iç karartıcı ve yüz kızartıcı bence de adil olmayan bir olaydır deprem.

Yeryüzündeki fay hatlarını meydana getiren, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'dir. Nasıl Evrende yer alan Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar devinimlerini tamamlayıp duracaklarsa, Dünyamız da gezegen olma konumuyla, büyük Evren içerisinde devinimini tamamlayıp duracaktır.

"Değişmeyen tek şey değişimdir" sözünü açıklayan filozoflar, Evren'i genel düşünüp her şeyin değişime açık olduğunu boşuna söylememişlerdir. Elbet zamanı geldiğinde yaşadığımız dünya bile değişecektir. Bu değişimin iyi tarafı olacağı gibi kötü tarafı da tartışmalara açıktır.

Dünyamızın her yanı değişime açıktır. Bu değişimlerden biri de depremdir. Bir anlık deprem standart yaşamımızı altüst ederek yalnız insanları değil, ekolojik denge içerisinde bulunan doğayı ve doğa içerisinde yer edinen hayvan ve bitkileri de etkiler. En ufak karıncadan evcil olarak beslediğimiz kedi-köpeklerin bile yaşamlarını etkiler.

Yeryüzünün her tarafı yeni fay hatlarının oluşacağı mekâna açıktır. Hiçbir deprembilimci veya bilim adamı burada deprem olmayacak, şurada deprem olacak diye kesin bilgiye sahip değildir.

Yeryüzündeki her yeni deprem, vurduğu yerin yapısını deforme edecek, orada kapanmayacak kırıklar oluşturarak yeni bir deprem bölgesi konumuna sokabilir. Kaynaklara göz attığımızda birinci dereceden, ikinci dereceden, üçüncü dereceden ve dördüncü dereceden deprem bölgeleri belirlediklerini gördükçe, üzülmemek elde değil. Yeraltının yapısını inceledikten sonra bu bilgileri verme gereksinimleri olsa bile, bize göre dünyanın en ucu olan kutup noktasından, ekvatora kadar her yerde deprem olma olasılığı vardır. Çünkü depremin olma sebebi yeryüzündeki sert kayalar tabakası veya yumuşak kayalar tabakası değildir. Depremin oluşma sebebini yerde arayanlar, yanıldıklarını elbet anlayacaklardır. Maalesef deprem araştırmalarımızda bizde şok olduk. Ne yalan söyleyelim önceden bizler de depremin oluş şeklinin ve sebebinin yeraltındaki katmanların kayma teorileriyle, basınçlarla, sıkışmalardan olduğunu zannediyorduk, fakat edindiğimiz bilgiler şu verileri çıkarmamıza neden oldu.

Deprem öncesi, yeraltı katmanlarının kırılmasından doğan büyük patlama sesi, gökyüzünde görülen yıldırıma benzer, çeşitli renklerden kurulu ışık çizgisi, insanları etkileyen, psikolojik ve fizyolojik hastalık belirtileri, evcil hayvanların enteresan içgüdüsel hareketleri, bitkilerdeki büyüme ve gelişme düzensizlikleri, kuşların alışılmışın dışında, kanat çırpış şekilleri, balıkların topluca bir alana yığılmaları ve dikey yönde yüzüş biçimleri gibi daha birçok ekolojik dengelere ters aksiyonlu durumlar ve daha da önemlisi araştırmalar ve incelemeler sonucunda vardığımız (fay) kırıklarının oluşum şekillerinin Evrenden ışık hızıyla gelen, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nden kaynaklanması ve doğurduğu etkiler.

 

17- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Yeryüzü Katmanlarını Kırarak Oluşturduğu Fay Hatları

Yeryüzünde bazı istisna alanlar dışında, yeryüzünü oluşturan kıtalar ve büyük okyanuslarını da içine alacak şekilde, her alanda deprem olma olasılığı vardır. Büyük depremler geçirmiş ve büyük patlamalar ile kırılmış fay hatlarının yaşandığı bölgeler ve alanlar üzerinde durmak gerekirse, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, dünya atmosfer tabakalarında türlü merhaleler geçirdikten sonra bu yerlerde uzun kırıklar oluşturarak sınırlarını haritasal olarak belirlemiş fay hatlarını meydana getirmiştir.

Bugün belirlenen ve bilinen fay hatlarının sınırlarının kesiştiği alanlar durağandır. Zaman ile bu durağan fay hatları aktifleşerek sınırlarının kesiştiği alanları da içine alacak biçimde ilerleyebilme olanağına sahiptir. Fay hatlarının uzanış şekli, devinimsel kozmik dalga Işınım Enerjisi'nin yeryüzünün çekim kuvveti etkisiyle önceden katmanlarda oluşturduğu kırılmalar olduğundan, yeni bir devinimsel kozmik dalga ışınım Enerjisi'nin o bölgeye yeniden etkileme olasılığı %50 ihtimaldir. Çünkü önceden yerkabuğu katman tabakalarında oluşturduğu fay hatlarının patlamalarla kırılma yönlerinin uzanış şekilleri belirlemesinden sonra meydana gelebilecek, yeni bir kırılma Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'yle olabileceği gibi, kırıkların basınç ve kaymaların oluşturacağı çökmelerden de kaynaklanabilir.

Yeryüzünde meydana gelen basınç ve kaymalar, eski fay hat kuşağını yeniden aktif hale getirebileceği gibi, yeni fay hatlarını da oluşturarak, eski fay hatlarının kesiştiği noktalar ile birleşip daha büyük fay hat kuşağı meydana getirebilirler. Bunun sonucunda da yeni deprem alanları oluşturarak titreşim dalgalarının büyük alanlara yayılmasına olanak sağlamış olurlar.

Dünyanın çekim kuvvetinin en yoğun olduğu yerler yerkabuğu katmanlarını oluşturan litosfer ve dış manto tabakalarıdır. Bu tabakaların çekim kuvvetinin etkisiyle, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin bu katmanlarla çarpışmasına neden olarak kırılmalar, çatlaklar meydana gelmesini sağlar. Litosfer ve dış manto tabakalarının çekim kuvvetinin fazla olmasının sebebi bu katmanların sert kayalarla örtülü olmasından kaynaklanır. Bu katman tabakaların pozitif (+) kutup çekim kuvveti, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerji gücünü bünyesine çekme özelliği vardır.

 

TABLO GELECEK Şekil 7

 

Yeryüzü katman tabakalarından litosfer ve dış mantoda pozitif (+) kutup çekim kuvveti Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’ni kendi bünyesine çekme özelliği vardır.

Yeryüzünü oluşturan katmanlar pozitif çekim kuvveti yayarak Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’ni (negatif (-) kutup’ bünyesine çeker. Ve pozitif ve negatif kutupların çarpışmasıyla büyük bir patlama oluşur. Oluşan bu patlamalar sonucunda fay hatları meydana gelir. Fay hatları, yeryüzü katmanlarında açılan kırıklardır.

 

18- Yeryüzü Katman Tabakalarının Genel Çekim Kuvveti

Yeryüzü çekim kanununu ilk keşfeden 1642-1720 yılları arasında Isaac Newton’dur. Isaac Newton fizik ve astronominin kurallar zincirine, bu keşifle çok şeyler katmıştır. Evrenin dengesi ve dünya fizik kurallarının belirlenmesine en büyük katkıyı sağlayan bu keşif astronomik çalışmalarında, düzenli ve sistemli olmasını sağlamıştır. Newton’a göre, Evrende sistematik bir ahenk mevcuttur. Bu ahengi sağlayan ve sistemleştiren Genel (evrensel) çekim kanunudur.

Yeryüzünde depremleri meydana getiren, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi ve depremin meydana geldiği yeryüzü katman tabakalarının oluşturduğu etkiler, evrensel çekim yasası içerisindedir.

Yeryüzü katmanları genel (evrensel) çekim kanununa göre pozitif (+)kutup alanı içerisindedirler. Katmanların pozitif (+) kutup alanında olmalarının sebebinin iki açıklaması vardır: Birincisi genel çekim kanununa göre sert kayaların tabakalar halinde bulunmasından doğan elektriklenmelerin alansal yapı içerisinde yayılma etkisinin varlığı, ikincisi ise yeryüzü katmanlarının evrende oluşup yeryüzüne doğru gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’ne göre pozitif (+) kutup alan doğurma pozisyonuna girmesidir. Her iki açıklamada yeryüzü katmanlarının pozitif (+) kutup alan doğurmasına olanak sağlar.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, Evrenden geliş açısına göre negatif (-) kutup enerji gücüne sahip olduğu ve astrofizik kurallarına göre de iki zıt kutuplu enerji gücüne sahip olan, alan şekillerinin de birbirlerini çekme özelliklerinin olduğunu kanıtlar. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi kinetik güçte olup hareketli konumdadır. Yeryüzü katmanlarının pozitif (+) kutupsal alanları ise kinetik enerji gücüyle çarpışmaya hazır konumda, her an patlamaya hazır, patlamadan sonra da odak noktasından, merkeze doğru titreşim dalgalarını (magnitut) yayarak, yeryüzü kabuğunun sallanmasını sağlayarak deprem oluşmasına neden olurlar.

Yeryüzü katman tabakalarında, pozitif kutup alanlarının, genel çekim kuvvetinin en yoğun olduğu alanlar litosfer ve dış manto katman tabakalarının sert kaya kitlelerinin olduğu kısımlarıdır. Bu kısımlar, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’ni çekim kuvveti etkisiyle bünyelerine çekip o yerlerde kırık (fay) hatlarının oluşmasına neden olurlar.

Yeryüzünde birbirince uzanan fay hatları pozitif (+) kutup çekim kuvveti alanlarıdır. Bu alanlar dünya atmosferinden geçerek gelen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’ni bünyelerine çekme olasılığı %50’dir. Yeni meydana gelen fay hatlarının oluşması ise Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’ni bünyelerine çekme olasılığı ise %100’dür. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, yeryüzü katmanlarında oluşacak fay kırılmalarının ilk sebebidir. Fakat bu gücün önceden oluşturduğu fay hatları üzerindeki yeni sallanmalar ve titreşimlerin meydana getirdiği depremler, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin 2. Kez gelerek bu fay hatlarını yeniden ateşlediği etkiler değildir. Yani eski zamanda oluşmuş fay hatlarına ikinci kez devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerji gücünün gelme ihtimali yeni oluşacak fay hatlarına göre %50’dir. Bunun sebebi ise evrensel boyutta, değişmez çekim kuvvetinin yeryüzünde var olmasıdır.

 

GRAFİK EKLE

Şekil 8: Önceki zamanlarda yeryüzü katmanlarında oluşmuş fay hatlarına yeniden Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin bu bölgede meydana gelmiş fay hattına gelmesiyle aktif hale geçme olasılığı %50’dir. Eskiden oluşmuş fay hatlarının uzaması ve yeni deprem oluşturması, basınç, çökme ve kırılma gibi hareketlenmelerdendir.

 

Şekil 9: Yeryüzü katmanlarına yeni gelebilecek Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin yeni fay hat kırıkları oluşturma ihtimali %100’dür. Yeryüzünde yeni oluşacak fay hatlarının kırılma sebebi, yeraltındaki basınç, kırılma, çökme ve yer hareketlenmeler ile değildir. Bunun tek nedeni, devinimsel kozmik Dalga Işınım Enerji gücünün oluşturduğu patlamalarla, sert katman tabakalarının kırılıp fay hatlarının yerkabuğunda açılmasıdır.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi gücüyle, yeryüzü katmanlarında önceden meydana gelmiş kırık fay hatları bugün durağan durumda olup her an harekete geçip aktif konuma gelme olanağına sahiptir. Basınç, kıvrılma, çökme ve yer altı oynamaları gibi, fay hatlarının durağanlığını bozucu, dengesiz aktif hareketlenmelerin olma ihtimali maalesef yüksektir. Ülkesel bazda incelendiğinde Japonya, Çin, Tayvan, Şili, Ermenistan, Türkiye, ABD, Hindistan, İran, Kanada, Peru, Fas, Bangladeş, Sri Lanka, Fransa, Pakistan ve Kıbrıs gibi ülkelerin yerkabuğu katmanlarındaki kırık fay hatları durağan durumdadır. Bu fay hatları her an aktif duruma gelip, yeni sarsıntılar ile depremler meydana getirebilirler. Bu ülkelerin yer altı katman tabakalarında açılan kırık fay hatlarının jeolojik yapıları incelendiğinde sert kaya kütlelerinden oluştuğu, jeofizik yapısı incelendiğinde, geniş alanlara kadar kırık fay hatlarının uzandığı, petrografik (taşlar bilimi) yapısı incelendiğinde, dış manto katmanından, yerkabuğu merkezine doğru, sert kaya, taş kitlelerinin yumuşamaya başlaması, patolojik (toprak bilimi) incelendiğinde, kahverengi topraklar ile zonal (yerel) toprak çeşitleriyle ve bozkır topraklarıyla yerkabuğunun örtülü olduğu görülür.

 

19. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin Yeni Kırık (Fay) Hatları Oluşturması

Evrenden gelen, doğu ve batı yönündeki Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi negatif (kutup) kinetik enerji gücüne sahiptir. Bu enerjinin kinetik enerjiye sahip olmasıyla birlikte dünya atmosferinden geçme yeteneğine de sahip olup, yeryüzünün çekim kuvveti etkisiyle (pozitif (+) kutup) ışık hızıyla yeryüzü katmanlarındaki dış manto ve litosfer tabakalarına çarparak büyük patlama oluşturarak bu katmanlardaki sert kaya kütlelerini kırarak fay hattı oluşturur.

Yeryüzü katman tabakalarından en fazla, çekim kuvveti gücüne sahip olan dış manto ve litosfer kısımlarıdır. Çekim kuvvetinin bu tabakalarda fazla olmasının sebebi bu alanlarda sert kaya kütlelerinin pozitif kutup çekim kuvvetine sahip olmasından kaynaklanır. Sert kaya kütlelerinin bulunduğu dış manto ve litosfere Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi 12 astrogatr gücü ile bu katman tabakalarını patlatarak büyük kırıklar meydana getirir.

 

GRAFİK GİRECEK Şekil 10: Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin yer altı katmanlarından litosfer ve dış manto sert kaya kütlelerinde oluşturduğu patlama.

 

Şekil 11: Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi’nin yer altı katmanlarından litosfer ve dış manto sert kaya kütlelerini patlatarak meydana getirdiği yeni kırık fay hattı.

20- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Astronomik Ölçümü ve Oluşturduğu Etki

Evren, doğu ve batı yönünde olup, Evren içerisinde yer alan ve kendi yörüngelerinde dönerek hareket (devinim) eden güneş ve gezegenlerin açığa çıkardıkları güce kısaca Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi diyoruz. Bu enerji gücünün ölçümünü, dünyamızın genel ekim kuvvetinin olması ve atmosferinin varlığı nedeniyle astronomik ölçüm olarak 20 astrogatr enerji gücü ile belirtiyoruz.

Dünya atmosfer tabakalarına ışık hızıyla gelen bu enerji gücü stratosfer, Şemosfer (Kemosfer), iyonosfer ve Eksosfer tabakalarında refleksiyon (yansıma), difüzyon (yayılma) ve absorbsiyon (soğurma) yollarıyla, 20 astrogatr enerji gücünün, 8 astrogatr enerji gücünü uzaya (Albedo) geri yansıtır. Geriye kalan 12 astrogatr enerji gücü, dünya atmosferinden geçme süreci nedeniyle hız kaybına uğrayarak ışık hızından uzaklaşır. Fakat bu hız kaybı yine de yeryüzü çekim kuvvetinin etkisiyle yeniden hız kazanarak yeryüzü katman tabakalarında büyük patlama meydana getirerek, kırıklar oluşturarak tektonik hareketlenmelere sebep olur.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin yeryüzü katman tabakalarında ilk uğradığı alanlar litosfer (taş küre) ve dış mantodaki sert kaya kütleleridir. Bu büyük enerji gücünün litosfer ve dış mantoya uğramasının nedeni olarak sert kaya kütlelerinin pozitif (+) kutup çekim alanları oluşturmalarıdır. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi ise negatif (-) kutup kinetik enerji gücüne sahip olup, statik (durağan) pozitif kutup alanlara sahip yeryüzü katman tabakalarından litosfer ve dış mantoyu büyük bir enerji gücü ile patlamasını sağlayarak statik (durağan) konumda olan yeryüzü katman tabakalarının odak noktasından (hiposantr), dış merkeze doğru (episantr) titreşim dalgaları oluşumunu sağlayarak, statik konumda olan yeryüzü katman tabakalarını hareketlendirerek aktif konuma getirip, tektonik (büyük) depremlerin olmasına neden olur.

 

TABLO EKLE Şekil 12

 

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin yeryüzü katman tabakalarına çekim kuvvetiyle gelip, litosfer ve dış mantoyu oluşturan sert kaya kütle alanının patlatarak depremin odak noktası olan hiposantrdan yeryüzünün dış merkezi olan episantra doğru titreşim dalgaları oluşturmasından doğan sallantıların meydana getirdiği deprem alanı.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin yeryüzü katman tabakalarına göre litosfer ve dış mantonun üst tabakalarını kapsayan yerkabuğu kısmı ne kadar ince olursa deprem şiddeti o kadar fazla hissedilir. Ancak, derinlik arttıkça etki alanı genişlerken derinlik azaldıkça etki alanı daralır.

Yeryüzündeki iç merkez denilen hiposantr kısmı, patlamanın olduğu yer (alan) olarak, yerkabuğuna doğru titreşimlerin dalga boyunca hissedildiği yer olarak Episantrdır.

Hiposantrdan episantra doğru en fazla 9 şiddetine kadar deprem sarsıntıları hissedilebilir. Bunları inceleyen sismograf aletleridir.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin iç manto, dış çekirdek ve çekirdek katman tabakalarında herhangi bir etkide bulunmaz. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, negatif (kutup) kinetik enerji gücüne sahip bulunduğundan yeryüzü katmanlarının sadece litosfer ve dış manto kısmını etkilemeye müsaittir. Genel çekim kuvvet alanlarının en güçlü olduğu katman tabakaları litosfer ve dış manto sert kaya kütleleri olduğundan, negatif (kutup) kinetik enerji gücünü çekerek, kendi bünyesinde negatif ve pozitif kutuplarının birbirlerini çekme özelliğinden dolayı bu alanlarda patlama meydana gelerek bu katmanlarda kırık fay hatlarının oluşmasına neden olurlar.

Kırık (fay) hatları, denizler ve kıtalar altında yer alırlar. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi daha çok yeryüzünün %71'ini kaplayan denizlere daha çok düşer. Bunun örneği olarak Büyük Okyanus'ta meydana gelen depremlerdir. Büyük Okyanus'a düşen Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, Tsunami adı verilen büyük dalgalanmalar oluşturur.

Yerkabuğu katman tabakalarından litosferde kimyasal olarak yapıları birbirinden farklı iki tabakadan oluşur. Dıştaki tabaka daha çok silisyum ve alüminyum elementlerinden oluştuğu için buraya sial (kıtasal kabuk) adı verilir. Sial tabakası granit, kalker, kum taşı gibi taşlardan meydana gelir.

Sial tabakasının altında yer alan ve bazaltik yapıda olan tabakaya bünyesinde daha çok silisyum ve magnezyum bulunduğu için Sima (okyanussal kabuk) denir. Sial karaların altında (yüksek dağlarda) kalın, okyanusların altında incedir. Buna karşılık sima, kıtaların ve yüksek dağların altında ise okyanusların altında kalındır.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi gücü okyanuslarda sima tabakalarının ince olmasından dolayı, karalara oranla etkisini daha güçlü ve etkili olarak gösterir.

 

21- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Yeryüzünde Etkilediği Alanlar

Dünya coğrafyası incelendiğinde, yeryüzünde kıtaların ve okyanusların yatay doğrultuda eşit dağılmadıkları görülür. 510 milyon km2'lik olan dünya yüzölçümünün 361 milyon km2'sini denizler, 149 milyon km2'sini karalar kaplar. Buna göre yeryüzünün %29'u karalar, %71'i denizlerle kaplıdır. Kara ve denizlerin oranı yarımkürelere de eşit dağılmamıştır. Karaların büyük kısmı Kuzey Yarımküre'de (karalar yarımküresi), denizlerin çok büyük bir kısmı ise Güney Yarımküre'de (denizler yarımküresi) bulunur.

Dünyanın kendi ekseni etrafında batıdan doğuya doğru dönmesi sonucunda, yeryüzü çekim kuvvetinin yönü de batıdan doğuya doğru yön alır. Hemen akla şu soru gelmektedir. Neden dünyamız, batıdan doğuya dönmekte olup, neden doğudan batıya veya kuzeyden güneye doğru dönmemektedir? Bu sorunun genel olarak cevabı: Evrenin doğu ve batı yönünde yaratılıp, sadece bir Evrenin değil, Yedi Evrenin (çoklu evren) olduğu sonucudur. Yedi Evren'de birbirini büyük Evren içerisinde dengede tutarak, büyük Evren içerisinde, Evrensel çekim kuvveti doğrultusunda birbirlerini dengede tutacak şekilde yaratılmalarıdır. Bu konuyu kıyamet konusunda derin inceleyeceğimiz için geçiyoruz.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin yeryüzü katman tabakalarının sert kaya kütle alanlarına gelmeye daha müsait olup, yeryüzü çekim kuvvetinin en güçlü olduğu litosfer (taş küre) ve dış manto kısımlarında patlama yaparak etkisini gösterir. Yeryüzü katman tabakalarındaki litosfer ve dış mantı sert kaya kütleleri pozitif (+) kutup çekim kuvvet alanlarının en güçlü olduğu yerlerdir. Litosfer ve dış mantı katman tabakalarının altında iç manto, dış çekirdek ve çekirdek katmanlarının sıcak erimiş jel halinde bulunmaları, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin bu katman tabakalarının üstünde bulunan dış manto ve litosfer kısımlarının sert kaya kütle alanlarının pozitif (+) kutup çekim kuvvetine sahip olmasında dolayı etkiler.

Yeryüzü katman tabakaları incelendiğinde litosfer ve dış manto alanları sert kaya kütleleriyle kaplıdır. Litosfer ve dış mantonun altındaki sırasıyla iç manto, dış çekirdek ve çekirdek alanları sıcak erimiş jel halinde bulunup, bu katman tabakaları henüz soğumamışlardır. Soğumadıklarından dolayı akışkan halde hareket etmektedirler.

Yeryüzünde üç büyük okyanus yer almaktadır. Büyüklük sıralarına göre Büyük Okyanus 180 milyon km2, Atlas Okyanusu 106 milyon km2 ve Hint Okyanusu 75 milyon km2 olmak üzere, dünya yüzölçümünün 361 milyon km2'sini oluşturmaktadırlar. En büyük kırık fay hatları Büyük Okyanus altında uzanan ve aktifliklerini kaybetmiş sönmüş volkanik yanardağlar ile paralel uzantıda dizilmişlerdir. Büyük Okyanus'a kıyısı bulunan ülkeler en çok depremden etkilenebilecek yerlerdir.

Yeryüzünün ikinci büyük okyanussal alanı olan Atlas Okyanusu'nun orta kısımlarında yatay olarak uzanan kırık fay hatları mevcuttur. Hint Okyanusu'nda ise okyanus çevresinden, iç merkeze doğru uzanan derin okyanus çukurları bulunur. Okyanus çukurları, okyanusların en derin yerleridir. Bu okyanus çukurlarını Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi oluşturmuş ve en büyük okyanus çukuru da Büyük Okyanus'ta derinliği 11.033 km olan Mariana Çukuru'dur.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi okyanusa düştüğü zaman katman tabakalarından litosferi oluşturan kimyasal maddelerden silisyum ve magnezyumun bulunduğu simanın ince tabaka örtüsünü ve simanın altında bulunan dış mantoyu patlatarak Tsunami adı verilen dalga hareketini meydana getirir. Tsunami dalgası saatte 750 kilometre hıza sahip olup, 800 kilometreyi aşan bir genişliğe yayılabilme gücüne sahip olurlar. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, okyanusun çevresine gelmişse, oluşan Tsunami dalgaları, kıyı kentlerini paramparça eder. Okyanusların ortasına düşmüş ise kıyı kentlerini fazla etkileyemez.

Yeryüzündeki karalar tek parça halinde olmayıp, birbirinden ayrı büyük kütlelere bölünmüşlerdir. Kendine yakın adalarla birlikte büyük kara parçalarına kıta denir. Yeryüzünde büyüklükleri birbirinden farklı yedi ayrı kıta bulunup sırasıyla Asya 44 milyon km2, Afrika 30.6 milyon km2, Kuzey Amerika 24 milyon km2 ve Okyanusya (Avustralya) 9 milyon km2 olup yeryüzü alanının 149 milyon km2'sini karalar kaplar. Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarına Eski Dünya Kıtaları, Kuzey-Güney Amerika ve Avustralya (Okyanusya) kıtaları 15. yüzyılda keşfedildiğinden bu kıtalara da Yeni Dünya Kıtaları denir.

Kıtalar içerisinde en çok Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ne maruz kalmış yerler olarak yüksek dağların bulunmadığı ve yeraltı katman tabakalarının sert kaya kütle alanlarının bulunduğu yerlerdir. Yüksek ve geniş dağlara sahip olan yerlerde deprem olasılığı olmasına rağmen etki alanları çok dar ve hissedilme oranları çok azdır.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin en çok etkilediği kıtalar sırasıyla Asya, Avrupa, Kuzey-Güney Amerika, Afrika, Antarktika ve Avustralya'dır.

Ülkesel sınırlar içerisinde ise Japonya, Çin, Endonezya, Tayvan, Sri Lanka, Fas, ABD, Arjantin, Meksika, Brezilya, Peru, Uruguay, Şili, Ermenistan, Tacikistan, İran, Afganistan, Pakistan, Hindistan, Fransa, Almanya, Yunanistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Türkiye, Mısır, Birleşik Arap Emirliği, Kanada, Moğolistan, Malezya, Rusya, Kazakistan, Libya, Cezayir, Venezüella, Alaska, Beyaz Rusya, Kenya, İzlanda, Kıbrıs, Tunus, Güney Afrika, Yeni Gine, Kolombiya, Kuzey Kore, Senegal, Nepal, Yeni Zelanda, Filipinler ve Fildişi Adalarında deprem olma olasılığı diğer ülkelere oranla daha fazladır.

Yeryüzündeki iç ve açık denizlerde ise Akdeniz, Kızıldeniz, Ege Denizi, Marmara Denizi, Karayib Denizi, Hazar Denizi, Çin Denizi, Umman Denizi ve Beaufort Denizi'nde deprem olma olasılığı fazladır. Körfezlerden Saroz Körfezi, Hüdsan Körfezi, Meksika Körfezi, İran Körfezi ve Bengal Körfezi'nde de deprem riski yüksektir.

 

22- Volkanik Depremler

Yeryüzü katman tabakalarından, sıcak jel halinde bulunan magmanın yeryüzüne çıkmasıyla ya da yeryüzüne yakın yerlere kadar sokulmasıyla meydana gelen olaylara volkanizma denir. Bir yanardağın altında sıvı magmayı yüzeye bağlayan karmaşık bir boru düzeni vardır. Bu boru düzeni 60-100 km uzunluğundadır. Bu kadar derinde, çok yüksek basınç ve ısı, magmanın gaz bakımından zengin bir sıvı halinde kalmasını sağlar.

Magma yükselmeye başlayınca buhar, karbondioksit, kükürdioksit, hidrojen, klor içeren gazlar sıvı kütleden ayrılabilir ve üstüne çıkabilir. Basınç bir lav tıkacının altında, gazoz şişesini çalkaladığımız zaman kapağın arkasında oluşan basınç gibidir. Sonuçta tıkaç atılınca, ardından sıvı ve gaz fışkırır.

Bir yanardağdaki magma gazla çok yüklüyse, yanardağ genellikle patlayarak püskürür. Az gaz taşıyan magma durgun püskürmelere neden olur, yanardağ erimiş lav akıntıları çıkarır, ama afet oluşturan patlamalar olmaz. Yanardağların çoğu patlayan yanardağlarla durgun yanardağlar arasında yer alır.

Yanardağ patlamasının korkunç bir türü de yanardağ yamacından saatte 250 km'den daha büyük bir hızla inen, son derece sıcak bular, gaz ve döküntülerden oluşan kızgın buluttur (Nvée ardente). Kimi patlamalar tüm gökyüzünü incecik volkanik küller ile doldurur ve yanardağ yamaçlarına volkanik bombalar yağdırır. Kimi yanardağlar öyle şiddetli patlar ki, yanardağın pek büyük bölümü ortasından kalkar, geriye küçücük bir parça kalır.

İÖ 1470 yıllarında meydana gelen büyük bir yanardağ püskürmesi Ege Denizi'ndeki santorin (şimdi Thera) adasını parçaladı. Bu püskürmenin şimdiye kadar meydana gelen en şiddetli püskürme olduğu sanılır ve yaklaşık 62 kilometreküp kaya yerinden oynamıştır. Yakın geçmişteki en şiddetli patlama (Santorinin gücünün beşte biri şiddetinde) 1883 yılında, Java ile Sumatra adaları arasındaki Krakatoa'da oldu. Patlama sesi, 5000 km kadar uzaklıktaki Avustralya'dan işitilmiştir.

Geçmişin en ünlü püskürmelerinden biri İS 79 tarihinde olan Vezüv püskürmesidir. Püskürme sırasında Pompei kenti kızgın küller altında kaldı ve bir sıcak jel akıntısı (lahar) Herculancum yöresini kapladı.

Daha yakın bir geçmişte, 1902 yılında Batı Hint Adaları'ndan Martinik'teki Pelée Dağı'nın püskürmesi St. Pierre kenti için bir felaket oldu. Çok büyük bir kızgın bulut, bir çığ gibi kentin üzerine çökerek 30.000 insanın ölümüne yol açtı. Meksika'da 1943 yılında bir çiftçinin tarlasındaki çatlaktan duman çıkmaya ve toprak kabarmaya başladı. 1952 yıllarında püskürmeler sona eridiğinde tarla düzeyinden 410 metre yükseklikte bir dağ oluşmuştur.

Yanardağ bölgelerinde, yüzeye çoğu kez ısısı 1000 dereceye ulaşan yanardağ gazları ve buharlar çıkar. Bunların çıktıkları deliklere Tüten (fümeral) adı verilir. Gazlar çoğu kez içlerinden geçtikleri kayalarda değerli mineral damarları oluştururlar.

Yer'in sıcak derinliklerinde dolaşan sular ısınır. Bunlar yeryüzüne çıkarak sıcak kaynakları meydana getirir. Sıcak kaynaklar özellikle yeni yeraltı yanardağ etkinlikleri geçiren alanlarda yaygındır. Kimi sıcak kaynaklar havaya sıcak su fıskiyeleri ve buhar püskürtür. Bunlara Gayzer denir. Bilinen en yüksek Gayzer püskürmesi 457 metre ile Yeni Zelanda'da Waimanga gayzeridir.

Bilim adamları gayzerlerin çoğunun, magmanın sağladığı türden bir ısıdan güç aldığını ileri sürerken, kimi yeraltı suları ısınarak buhara dönüşür. Bu su buharı, üstündeki suyu yukarıya zorlar. Bir püskürmeden sonra dökülen sular yeraltına sızar ve yeni püskürmeye kadar ısınır. Gayzerlerin püskürme nedeni, suyun içinde gazların bulunmasıdır. Isınan suyun içindeki gazların hacmi gayzer fışkırana kadar artar. Bu fışkırma gazoz gibi karbonatlı suların fışkırmasına benzer.

Yeryüzünde durgun olup her an harekete geçebilecek yanardağlar Endonezya adalarında, Akdeniz'de, Sicilya Adası üzerinde bulunan Etna Yanardağı, Atlas Okyanusu, kuzeyindeki İzlanda Adasında yer alan yanardağlar, Güney Amerika'da Pele Yanardağı ve Büyük (Pasifik) Okyanusu'ndaki Havai yanardağlarından Mauna Kea ve Mauna Lao'dur.

Ayrıca Japonya’daki Fujiyama yanardağıdır. Bu yanardağa Şinto dininden olan pek çok insan onu kutsal sayar ve hacı olmak için her yıl tepelerine çıkılır. Fujiyama en son 1707 yılında püskürmüş olup kaç yüzyıllardır durgundur. Fakat her an faaliyete geçebilme ihtimali de vardır.

56. ve 57. SAYFALAR EKLENECEK

 

 

 

 

58. sf'dan devam

23- Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Zamansal Ölçümü

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Dünya atmosferine ne zaman uğrayacağı ve dünya atmosferinden geçerken uğradığı kapıların zamansal ifadesini belirtmeden önce, geçmişten günümüze değin yeryüzünde meydana gelmiş deprem oluş saatlerini incelediğimizde birbirlerinden farklı zamansal sonuçlar karşımıza çıkmıştır.

Dünyamızın zaman vakitleri, Güneşe ve Aya göre esas alınıp hesaplanıyor olması nedeniyle, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin doğmasına neden olan gökcisimlerinden Güneş ve gezegenlerin kendi yörüngeleri etrafında dönerek, devinimsel hareketlenmeler yapmasından kaynaklanan bu kozmik enerji gücünün toplanıp, ne zaman Evrende yol alıp dünyamıza geleceği konusunda bir aman belirlenmesi çağımızın bilim ve teknolojisinin bile erişemediği bir teori olarak önümüze çıkmaktadır. Fakat Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin ilk uğradığı yer olan Dünya atmosferindeki değişimlerin ve kayıplarının yeryüzüne yansıtmış olduğu gözlenebilir durumları analiz ederek, meydana gelecek depremleri önceden algılayabilir ve o oranda da tedbirlerini alabiliriz.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi yeryüzü genel çekim yasasına bağlı olarak geliş açısı yönüyle farklılıklar oluşturur. Bu farklılığın en önemli nedeni, Dünyamızın ekvatordan şişkin, kutuplardan basık kendine özgü geoit şekle sahip olmasından kaynaklanan, kutupların Yer'in merkezine daha yakın olması ve buna bağlı olarak yerçekimi kuvvetinin kutuplara doğru gidildikçe artması nedeniyledir. Eğer dünya geniş şeklinde olmayıp, bir küre şeklinde olsaydı. genel yerçekimi kuvveti, Dünyanın her yerinde eşit olurdu. Aynı şekilde yeryüzünü oluşturan katman tabakalarından litosfer (taş küre) ve dış mantı sert kaya kütle alanlarının yerçekimi kuvveti, diğer katman tabakalarına oranla daha fazla olup, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni çeken pozitif (+) kutup yüklü mıknatısa da benzetilebilinir.

Basit bir örnekle açıklarsak, mıknatısa sarımsak sürüldüğünde mıknatısın çekim alanını oluşturan pozitif (+) ve negatif (-) kutup çekim alanlarında zayıflama meydana gelip, gücünü yitirecektir. Bu basit örnekle bağdaştıracağımız olay, yeryüzüne düşen yağış şekillerinden kar ile ilgilidir. Yeryüzüne kış aylarında kar yağar, yağan kar havadaki yoğunlaşmanın 0oC'nin altındaki soğuklarda, yeryüzünde buharlaşarak yukarı doğru çıkan suyun, kristalleşerek donan su buharının tekrar yeryüzüne inen yağış şekli olarak, karın yağma süresi ne kadar fazla ise, o yere Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin o bölgeyi veya alanı etkileme riski az olur. Bu olayın iki tür açıklaması yapılabilir: Birincisi; yeryüzüne düşen kar ağırlık yaparak meydana gelecek depremin dış mantodan yerkabuğu katmanına doğru titreşimlerin oluşturduğu sallantıların şiddet büyüklüklerini azaltır. Bu olayın gerçekleşmesi de sadece yeraltında eskiden oluşmuş kırık fay hatlarının aktif hale gelmesiyle oluşur. Yani yeni gelecek Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin oluşturacağı kırık fay hatlarıyla ilgili değildir.

Yeryüzünde her metrekareye düşen kar yağışı ne kadar fazla ise o yerde meydana gelecek deprem sarsıntısının şiddetinde azalma oluşacaktır. Çünkü düşen kar, o bölgeye veya alana ağırlık yaparak yeryüzünün en dış katmanını oluşturan kabuk kısmının (yani üzerinde ayak bastığımız yerin) beşik gibi sallanma hızını azaltacaktır. Bu olay yaptığımız deneylerle de kanıtlanmıştır.

İkinci açıklaması ise karın yeni gelecek Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni uzaya geri yansıtması olayıdır. Fizik kurallarına göre, gökyüzünden gelen radyasyon ışımalarının etrafa doğru ve geri yansıtma şekilleriyle parlak ve beyaz renkte olan yüzeyler tarafından uzaya geri yansır. Astrofizik kurallarına göre de Evrenden Yer'e doğru gelen ışık ışınları saydam bir ortamdan başka bir saydam ortama geçerken ışınların büyük bir kısmı yansıyarak geldiği ortama geri dönerek geldiği yeri etkileyemez.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, Evrenin doğu ve batı yönünden yani Evrensel çekim kuvveti doğrultusunda dünya atmosferine doğru, saniyede 300.000 kilometre ışık hızıyla gelir (c= 3.108m/s) Dünya atmosferinde çeşitli merhaleler geçirirken, aynı zamanda hız kaybına da uğrar. Hız kaybına uğraması, yeryüzü katman tabakalarını etkileyememe anlamına gelemeyeceği gibi aksine ham olarak, Evrenden gelen bu enerji gücü, Dünya atmosferinde refleksiyon, absorbsiyon ve difüzyon yollarıyla güç ve hız kaybetmesine rağmen, ham olarak bu enerji gücünü, kinetik enerji gücüne dönüşmesine de neden olur.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, evrendeki gökcisimlerinden Güneş ve Güneşe yarın gezegenlerin hareketlenmelerinden sıcak (akkor) halde toplanırlar. Dünya atmosferine uğradıklarında bu enerji gücünün bir kısmı absorbsiyon (soğurma) yoluyla sıcak (akkor) halden, soğuk (akkor olmayan) hale dönüşüp atmosferde kaybolur. Yeryüzüne gelmeye hazır olan sıcak (akkor) Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, Dünya atmosferinde çeşitli kayıplar ve değişimler geçirirken, yeryüzünün soğumasını, yani ısının çekilip havanın iyice soğuduğu zamanı bekleyerek, yeryüzü katman tabakalarından litosfer (taş küre) ve dış manto sert kaya kütle alanlarına, çekim kuvveti etkisiyle gelip büyük tektonik) depremleri oluştururlar.

Yeryüzünde meydana gelmiş büyük depremleri incelediğimizde karşımıza çıkan sonuçlar, depremin meydana geliş saatlerinin belirmesine neden olmuştur.

.Yaz aylarında, kuzey yarım kürede yeryüzünde ısının çekilip havanın iyice soğuduğu vakitlerde (iklime göre) gece saat 22.00’den sabah saat 07.30 saatleri arası.

. Güney yarım kürede yaz aylarında okyanuslar üzerinde 23.00’den sabah saat 09.00 saatleri arası, karalar üzerinde ise 22.30’den sabah saat 08.00 saatleri arası.

.Sonbahar aylarında kuzey yarım kürede gece saat 21.00 ile öğle saat 11.00 saatleri arasında.

Güney yarım kürede sonbahar aylarında okyanuslar üzerinde gece 00,1 ile öğlen 12.30 saatleri arası karalar üzerinde ise gece saat 12.00 ile öğlen 11.30 saatleri arası.

.Kış aylarında kuzey ve güney yarım küre bölgelerinde kar yağışının olmadığı günlerin her vakti, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi gücünü göstererek depremleri oluşturabilir.

.İlkbahar aylarında Kuzey yarım küre bölgeleri üzerinde akşam saat 17.00’den sabah 09.00 saatleri arası.

Güney yarım küre bölgeleri üzerine ise okyanuslarda akşam 19.00’dan sabah saat 08.00 saatleri arası.

. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, sıcak (akkor) halde bulunduğundan, genellikle havanın soğuduğu ve yeryüzünde ısının çekildiği vakitlerde, Dünyaya düşerek deprem meydana getirir.

. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, kar yağışı olduğu sırada, yeryüzü bölgelerini etkileyemez.

.Yukarıda belirttiğimiz saatler dışında meydana gelen depremler eski kırık (fay) hatlarının durağan durumdan, aktif hale geçmesiyle yani yeraltındaki katman tabakaların oynaması, kırılması ve çökmesiyle oluşan depremlerdir.

.Yeryüzünde karın düşmesine rağmen, o bölgede deprem meydana geliyorsa kesinlikle Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin yeni oluşturduğu etkileşimler olmayıp, yeryüzü katman tabakalarının yerinden oynayıp kırılıp ve kaymasıyla meydana gelen depremlerdir.

. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi ile yeryüzünde meydana gelen depremlerden sonra üst üste o bölgede artçı depremler meydana gelmesi olasıdır. Sebebi patlamadan sonraki kırılmaların, yerine oturmasından kaynaklandığından, yeni sallantılar oluşturarak, yeryüzü katman tabakalar üstüne titreşim dalgalar yayarak, deprem sarsıntıları meydana getirir (artçı depremler).

 

 

1- Türkiye'deki Deprem Alanları

Yeryüzünde depremlerin en çok görüldüğü yerlerden biri, Alp Himalaya kıvrım kuşağıdır. Alp Himalaya kıvrım dağları altından uzanan tabaka katmanlarında büyük ve kilometrelerce uzanan kırık fay hatlarının sıralanış zincirleri üzerinde Türkiye'de yer almaktadır. Alp Himalaya kıvrım sistemi denilen ve dünyada en çok depremlerin görüldüğü kuşak olarak kabul edilen Alp Himalaya kıvrım kuşağı 60-65 milyon yıl önce üçüncü zamanda (Tersiyer-Neozoik) yeryüzünde şiddetli yerkabuğu hareketleri Alp Himalaya kıvrımlarının oluşumu ve bunların eski kıtalara eklenmesi ile kıtaların alanlarının genişlemesiyle meydana gelmiştir.

Alp Himalaya kıvrım sistemi üzerinde yer alan Türkiye'deki deprem alanlarının farklılıklar göstermesi derecelendirilmiş, birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü derece deprem kuşaklarına ayrılmıştır.

Türkiye üzerindeki deprem kuşakları; Kuzey Anadolu deprem kuşağı, Batı Anadolu deprem kuşağı ve Güneydoğu Anadolu deprem kuşağı olmak üzere belirlenmiş ve kaynaklara geçirilmiştir.

.Güney Anadolu deprem kuşağı: Bu kuşak dünyanın en büyük kırık fay hattı üzerinde yer almaktadır. Yaklaşık 5 bin km. uzunluğundaki bu kırık hattı Doğu Afrika, Kızıldeniz ve Lut Gölü üzerinden Hatay, K.Maraş, Adıyaman ve Varto üzerinden, Van Gölü'nün doğusu ve Ağrı Dağı'nı içine alacak şekilde uzanır (Adana-Ceyhan depremi).

.Kuzey Anadolu deprem kuşağı: Saroz Körfezi'nden başlayan bu kuşak, Marmara Denizi, İzmit Körfezi, İstanbul, Adapazarı, Bolu, Gerede, Çankırı, Çorum, Amasya, Tokat, Sivas ve Erzincan'dan Aras Vadisi'ne kadar uzanır. Türkiye'nin en yıkıcı depremleri bu kuşakta meydana gelmiştir (Körfez ve Düzce depremleri).

.Batı Anadolu deprem kuşağı: Marmara Denizi'nin güney, Ege Bölgesi'nde Gediz, Bakır çay, Büyük ve Küçük Menderes ovaları ile Göller yöresine kadar uzanan alanı içine almaktadır (Dinar depremi).

Türkiye sınırları içinden geçen bu deprem kuşakları, durağan kırık hatlar üzerinde yer alıp, yeraltında meydana gelecek hareketlenmeler ile her an aktif duruma geçip yeni depremler oluşturacak konuma sahiptirler.

Yalnız unutulmaması gereken önemli bir konu ise Türkiye sınırları içerisinden geçen bu deprem kuşakları üzerinde yer alan bölgelerin diğer bölgelere oranla deprem olma riskinin daha fazla olduğu değil, esas konu bilinen deprem kuşaklarının üzerinde bulunmayan bölgelerin deprem olma ihtimalinin fazla görüldüğü bölgelere oranla daha fazla deprem riski taşıdığıdır. Bunun nedeni, Evrenden gelecek yeni Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin oluşturacağı etkidir.

Türkiye'de bilinen deprem kuşakları üzerinde bulunan bölgelerde meydana gelecek sarsıntıların oluşturacağı depremlerin şiddet büyüklüğü, yeni gelecek Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin oluşturacağı sarsıntıların şiddet büyüklüğü karşısında hafif kalabilir.

Türkiye'de deprem yönünden tehlikesiz yerler olarak coğrafya kaynaklarında Taş eli platosu, Konya bölümü, Orta ve Batı Karadeniz bölümlerinin kıyı şeridi, Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin güneyi ve Marmara Bölgesi'nin kuzeyi olarak geçmektedir. Fakat bize sorulduğunda hiç de böyle olmadığını söyleyebiliriz. Bizim teorimize göre ise yüksek dağların bulunmadığı ve o bölgenin veya yerlerin altındaki katman tabakalarının yapısı sert kaya kütle alanlarıyla kaplı değilse o bölge veya yerde deprem olma ihtimali olsa bile şiddet büyüklüğü çok az olduğunu söyleyebiliriz.

Türkiye'de ekilebilir tarım arazilerinin %85'i nüfusun %90'ı, endüstri kuruluşlarının %95'i ve hidroelektrik santrallerinin %90'ı deprem tehlikesi altındadır. Maalesef Türkiye'de her an deprem olma ihtimali vardır. Durağan durumda bulunan kırık fay hatlarının oynaması veya kırıkların uzaması nedeniyle yeni afetler yaşamak içten bile değildir.

1941 yılında gerçekleştirilen 1.Türk Coğrafya Kongresi'nde Türkiye 7 coğrafi bölgeye ve 21 bölüme ayrılmıştır. Yer şekilleri, iklim, nüfus ve ekonomik etkinlikler gibi özellikler yönünden ise bu özellikler yönünden farklılık gösteren yerler olarak belirlenmiştir.

Türkiye'nin 7 coğrafi bölgesinin birbirinden farklı doğal özellikler içerisindeki yeryüzü şekilleri itibariyle farklılıklar göstermesi meydana gelecek deprem şiddet büyüklüğüne de etkisi olacaktır. Yeryüzü şekillerinin deprem ile ilişkisi göz ardı edilemeyecek kadar doğru orantılıdır. Bir bölgede yer şekilleri ne kadar yüksek dağlarla çevrili ise orada meydana gelecek deprem şiddeti büyüklüğü de hafif olacaktır. Bu doğrultuda Türkiye'deki yedi coğrafi bölgeyi tek tek ele alırsak karşımıza şu sonuç çıkacak ve yer şekillerinin deprem ile olan ilişkisi gözler önüne serilecektir.

Türkiye genel olarak düşünüldüğünde, özel konumu itibariyle yer şekillerinin büyük bir kısmını doğu-batı doğrultusunda ve birbirine paralel uzanan dağlar ile bu dağlar arasındaki vadiler ve çöküntü alanları oluşturmaktadır. Türkiye'nin ortalama yükseltisinin fazla olması ve kısa mesafede yer şekillerinin değişim göstermesi depremin bölgelere göre değişiklik arz edeceğini gösterir. Ayrıca dağların denize paralel uzanması, üç tarafı denizlerle kaplı olan Türkiye'nin, kıyı kesimlerle iç kesimler arasındaki konumunu da etkiler.

 

2- Bölgelerin Yer Şekilleri Özelliklerinin Deprem ile İlişkisi:

1. Karadeniz Bölgesi: Alp-Himalaya kıvrım kuşağının bir bölümü olan Kuzey Anadolu dağları, bölgenin batısında üç sıra halinde uzanır. Buradaki dağ sıraları, kuzeyden güneye, doğru küre, Bolu, Ilgaz ve Köroğlu dağları adını alır. Canik Dağları Orta Karadeniz bölümünde tek sıra halinde uzanır. Kuzey Anadolu Dağları doğuda iki sıra halindedir. Kuzeyde Giresun ve Rize dağları, güneyde Mescit, Kop ve Çimen dağları yer alır.

Karadeniz boyunca uzanan dağların yükseltisi batıda 2000 metre orta Karadeniz bölümünde 1000 metre civarındadır. Doğudaki dağların yükseltisi 4000 metreye yaklaşır.

Karadeniz Bölgesi'nin güneyini ovalar ve çöküntü alanları oluşturduğundan deprem olma riski bu bölümlerde daha fazladır.

Karadeniz bölgesi üç bölümden oluşur Doğu Karadeniz bölümünün yer şekillerinin oldukça engebeli olması. Bölümün önemli bir kısmını dağların oluşturması, Doğu Karadeniz Dağları olarak bilinen Giresun ve Rize dağları, güneyde ise Çimen, Kop ve Mescit dağlarının uzanması ve en önemlisi yüksekliği 3832 metre olan Kaçkar dağlarının bulunması Doğu Karadeniz bölümünde meydana gelebilecek bir depremin şiddet büyüklüğünü azaltacaktır (Gümüşhane-Bayburt).

Orta Karadeniz bölümünde Canik Dağları'nın tek sıra halinde uzandığı görülür. Yer şekilleri diye iki bölüme göre düz ve ovalarla kaplı olduğundan Karadeniz'in depremden etkilenebileceği bölüm olarak görülmektedir (Amasya, Tokat, Çorum).

Batı Karadeniz bölümünde ise yer şekilleri engebelidir. Dağlar doğu-batı doğrultusunda ve birbirine paralel üç sıra halinde uzanır, kıyıda küre dağları ile güneyde Bolu, Ilgaz ve Köroğlu dağlarının yer alması bu bölgede deprem meydana geldiği anda şiddet büyüklüğünü azaltacaktır (Bolu-Zonguldak).

 

 

Dipnot: 1. Bölgelerin birbirini oluşturan bölümlerinde, parantez içine alınan şehirlerde deprem riski yüksektir. Parantez içerisinde verilmeyen şehirlerde ise deprem riski az olmakla birlikte, sadece parantez içinde verdiğimiz şehirlerde meydana gelecek depremler, parantez içindeki şehirleri etkiler.

 

2. Doğu Anadolu Bölgesi: Bu bölge Türkiye'nin ortalama yükseltisinin en fazla olduğu bölgedir. Yükseltisi Ortalama 2000 metre civarındadır. Genel olarak doğu-batı doğrultusunda uzanan dağ sıraları bulunur.

Dağlar kuzeyden güneye doğru birbirine uzanan üç sıra halinde olup, kuzeyde Doğu Anadolu ile Karadeniz arasındaki doğal sınırı oluşturan Çimen, Kop, Mescit, Köse ve Allahuekber dağları yer alır. Bu dağların güneyinde Mercan, Karasu ve Aras sıradağları uzanır.

Bölgenin en güneyinde ise bölgeyi Güneydoğu Anadolu'dan ayıran Güneydoğu Toroslar'ın en yüksek olan Buzul dağı üzerindeki Uludoruk 4135 metre ile yer almaktadır.

Bölgenin doğusunda sönmüş volkanik dağlar yer alıp bu volkanik dağların en büyüğü, aynı zamanda Türkiye'nin de en yüksek noktası olan Büyük Ağrı dağıdır (5137) metre. Diğer volkanik dağlar ise Küçük Ağrı dağı, Süphan, Tendürek ve Nemrut dağlarıdır.

Doğu Anadolu yüksek bir bölge olduğundan akarsularının akış hızları da fazla olmakta, bu nedenle Doğu Anadolu hidroelektrik potansiyeli en çok olan bölge olarak meydene gelecek bir deprem bu bölgeye çok büyük bir zarar verecektir.

Doğu Anadolu bölgesi 4 bölümden oluşmaktadır. Yukarı Fırat bölümü, bölgenin genel yükseltisi bakımından en alçak yükseltisi olan bölümüdür. Bu özelliğiyle Doğu Anadolu bölgesinde depremden en çok etkilenecek bölümü olarak dikkat çekmektedir (Erzincan-Bingöl-Malatya-Elazığ-Tunceli-Erzurum).

Doğu Anadolu Bölgesi'nin ikinci bölümü olan Erzurum-Kars bölümü, Türkiye'nin en yüksek bölümü olup, ortalama yükseltisi 2000 metrenin üzerindedir. Türkiye'nin en yüksek noktası olan Büyük Ağrı Dağı ile Küçük Ağrı dağı bu bölümde yer alıp, ayrıca Palandöken, Karga pazarı ve Allahuekber dağları da bu bölümde yer alır. Bu bölüm deprem şiddet büyüklüğünün en az yaşanacağı yerdir (Ardahan-Iğdır).

Doğu Anadolu Bölgesi'nin üçüncü bölümü olan Yukarı Murat-Van bölümünde yer alan volkanik dağlar mevcuttur; Büyük Ağrı, Küçük Ağrı, Tendürek, Süphan ve Nemrut dağlarıdır. Bu bölümde deprem olasılığı genelde düz ovalar ile kaplı bölümlerde meydana gelir (Van-Muş).

Doğu Anadolu Bölgesi'nin son bölümü olan Hakkâri bölümünde yer şekilleri çok engebelidir. Bölümün büyük bir kısmı dağlık olup Güneydoğu Toroslar’ın devamı olarak Türkiye'deki kıvrım dağlarının en yüksek noktası olan Uludoruk (4135 metre) bu bölümdedir (Şırnak). Bu bölümde deprem olma riski çok az olup, meydana gelecek depremde ise şiddet büyüklüğü Şırnak'tan daha. Olacaktır.

3. İç Anadolu Bölgesi: Bu bölgede yer şekilleri sade bir yapı göstermektedir. Bölgenin büyük bir bölümünü ortalama yükseltisi 1000 metre civarında olan platolar oluşturur.

İç Anadolu Bölgesi, kuzey ve güneyden dağlarla çevrili olup, Kuzey Anadolu dağları bölgenin kuzey sınırını, Orta ve Batı Toroslar ise bölgenin güney sınırını oluşturur.

Bölgede uzanan başlıca sıradağlar, batıda ..........., Ankara'nın doğusunda Elmadağ ve İdris Dağı,daha doğusunda ise Akdağlar, Hınzır ve Tecer dağlarıdır.

Volkanik dağları; Hasan Dağı (3268 m), Erciyes (3917 m), Karaca dağ, Karadağ ve Melen diz’dir. Bu dağlar kuzeydoğu-güneybatı doğrultulu bir kırık hattı üzerinde sıralanmışlardır.

Genel itibariyle İç Anadolu Bölgesi'nde deprem olma riski fazla ama şiddet büyüklüğü bölümlere göre değişiklik gösterebilir.

İç Anadolu Bölgesi Türkiye'nin orta bölümünde yer aldığından dolayı enlem ve boylam bakımından yeni Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin etkileyebileceği yerlerden biridir.

İç Anadolu Bölgesi 4 bölümden oluşmaktadır. Kaya bölümü yer şekillerinin önemli bir kısmını geniş düzlükler oluşturur. Bölümün en önemli yükseltisi Karaca dağ ve Karadağ volkanik kütleleridir. Ülkenin deprem riskinin en az olduğu yerlerden biri Konya bölümü gösterilmektedir. Sebebi ise aktif halde bulunan kırık (fay) hattının yer almamasından dolayı belirtilmektedir. Fakat yeni gelecek Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin geliş açısı üzerinde bulunursa bu bölümde depremler oluşabilir (Konya-Karaman).

İç Anadolu Bölgesi'nin ikinci bölümü olan Yukarı Sakarya bölümü üzerinde Sön diken, İdris ve Elmadağ yükselir. Bu bölümde deprem olma riski fazladır (Eskişehir).

İç Anadolu Bölgesi'nin üçüncü bölümü Orta Kızılırmak bölümünün yer şekilleri engebeli olan bölümde geniş düzlükler yer almaktadır. Bölgenin en yüksek dağları olan Erciyes, Hasan Dağı ve Melen diz’dir. Bu bölümde genelde çöküntü depremleri oluşabilir (Çankırı-Kırşehir).

İç Anadolu Bölgesi'nin son bölümü olan Yukarı Kızılırmak bölümü bölgenin en dağlık ve yüksek bölümüdür. Kızılırmak tarafından derin vadilerle parçalanan bölümde Yıldız ve Çamlıbel dağları, Akdağlar ve Hınzır, Tecer dağları yer alır. Bu bölümde deprem olma riski çok az olup, deprem şiddet büyüklüğü de çok hafiftir (Sivas).

 

4. Güneydoğu Anadolu Bölgesi: Bu bölgenin yer şekilleri sade bir yapıdadır. 500-600 metre yüksekliğindeki platolar ve ovalar, bölgenin önemli bir kısmını kaplar. Bölgenin doğusu ile batısı arasında yer şekilleri yönünden farklılıklar görülür.

Bölgenin ortasında yer alan ve yüksekliği 2000 metreye yakın olan Karaca dağ volkanik kütlesi bölgenin en yüksek dağıdır. Bu bölgeye yeni gelecek Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin oluşturacağı deprem olma olasılığına müsaittir.

Güneydoğu Anadolu Bölgesi iki bölümden oluşur. Dicle bölümü Karaca dağ’ın doğusunda kalan bölümdür. Yükseltisi de olan bir dağlık alandır. Deprem olma riski fazladır (Batman-Siirt-Diyarbakır).

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ikinci bölümü olan Orta Fırat bölümü Karaca dağ’dan başlar, Akdeniz Bölgesi'ne kadar devam eder. Yükseltisi fazla değildir, genellikle ovalar üzerine kuruludur. Burada da deprem olma riski fazladır (Adıyaman-Şanlıurfa).

 

5. Akdeniz Bölgesi: Yer şekilleri genel olarak engebeli ve dağlıktır. Bölgenin büyük bir kısmı Toros dağları ve yüksek platolarla kaplıdır. Toros dağları kıyıdan itibaren bir duvar gibi yükselir.

Bölgenin batısında, Batı Toroslar uzanır. Bu dağların ortalama yükseltisi 2000 metre civarındadır. Bey, Sultan, Dede gül ve Geyik dağları bu kesimdeki başlıca dağlardır. Antalya Körfezi'nin her iki yakasında kıyıya paralel uzanan bu dağlar, kuzeyde birbirine yaklaşır.

Bölgenin orta kesiminde, yükseltisi ortalama 2000 metre civarında olan Taş eli platosu yer alır. Batı Toroslar’ın doğusunda kolay çözünebilen karstik bölgeler yaygın olduğundan çöküntü depremler oluşabilir. Oluşacak deprem Kıbrıs'ı da etkileyecektir.

Taş eli platosunun doğusunda Orta Toroslar uzanır. Orta Toroslar’ın en yüksek yeri Aladağlardır. Orta Toroslar’ı oluşturan diğer dağlar Balkar, Tahtalı ve Bin boğa dağlarıdır.

Akdeniz Bölgesi'ndeki diğer önemli bir dağ sırası Nur dağlarıdır. Bu dağlar, İskenderun Körfezi'nin doğusunda Kuzeydoğu-Güneybatı doğrultusunda uzanır.

Taş eli platosu üzerinde deprem olma ihtimali vardır. Fakat yüksek dağlar üzerinde bulunduğundan deprem şiddet büyüklüğü çok hafif hissedilebilir.

Akdeniz Bölgesi iki bölümden oluşur. Adana bölümünde Balkan Dağları, Aladağlar ve Nur dağları yer alır. Bölümde en geniş alanı Orta Toroslar kaplar. Yükseltinin en fazla olduğu yer Demirkazık Tepesidir (3750 metre). Deprem olma riski vardır (Adana-Ceyhan-Kahramanmaraş-Antakya).

Akdeniz Bölgesi'nin ikinci bölümü Antalya bölümüdür. Yer şekilleri Adana bölümüne göre daha engebelidir. Antalya Körfezi'nin batısında ve doğusunda yer alan Batı Toroslar kıyıdan itibaren yükselirler. Batıda Akdağlar, Beydağları, Söğüt Dağları, doğuda ise Geyik, Sultan ve Dede göl dağları vardır. Bu dağ sıralarının birbirine çapraz biçimde yaklaşması Antalya kuzeyinde çökmeler ve çukurlaşmalara neden olmuştur. Bu bölümde deprem olma riski az olmakla birlikte, deprem şiddet büyüklüğü de hafif olur (Burdur-Isparta).

 

Dipnot 2: Akdeniz içerisinde meydana gelecek büyük şiddetli bir deprem, Alanya ve Mersin'i de etkileyecektir (Alanya-Mersin). Akdeniz sularının taban yapıları, sert kaya kütlelerinden oluştuğundan dolayı, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin o bölgeye düşmesi anında, Akdeniz suları içerisinde 6 veya 7 şiddetinde bir büyük deprem oluşabilir (Girne-Magosa-Lefkoşa).

 

6. Ege Bölgesi: Yer şekilleri yakın jeolojik devirlerdeki yer kabuğu hareketiyle biçimlenmiştir.

Bölgenin doğusu ile batısı yüzey şekilleri bakımından birbirinden farklı özellikler gösterir. Bölgenin batısında yer kabuğu hareketlerine bağlı olarak kırılmalar meydana gelmiş, kırılmalar sonucu yükselen yerden (horst alanları) orta yükseklikteki dağları, çöken yerler ise (graben alanları) çöküntü ovalarını meydana getirmiştir.

Üçüncü Jeolojik Dönem'in sonu, Dördüncü Jeolojik Dönem'in başlarında, Anadolu ile Balkanlar arasındaki "Egeit" adı verilen kara parçasının çökmesiyle Ege Denizi oluşmuştur.

Ege Bölgesi, Batı Anadolu deprem kuşağı içinde yer alıp, durağan durumda olan kırık (fay) hattı üzerindedir. Bu kırık (fay) hattı her an aktif duruma dönüşecek durumdadır.

Ege Bölgesi iki bölümden oluşur: asıl Ege bölümünde yer şekillerinin biçimlenmesinde kırılmalar birinci derecede etkili olmuştur. Kuzeyden güneye doğru, doğu-batı doğrultusunda uzanan orta yükseklikteki dağlar ve bu dağlar arasındaki çöküntü ovaları, başlıca yer şekillerini oluşturmaktadır.

Kuzeyden güneye doğru uzanan başlıca dağlar; Kaz, Madra, Boz dağlar, Aydın ve Menteşe dağlarıdır. Deprem olma olasılığı fazladır (Manisa-Denizli-İzmir).

Ege Bölgesi'nin ikinci bölümü olan İç Batı Anadolu Bölümü yer şekillerinin büyük bir kısmını 800-1000 metre yüksekliğindeki platolar oluşturmaktadır. Bu platolar üzerinde yükseltileri 2000 metreyi geçen Murat, Emir ve Eğri göz dağları yer alır. Deprem olma olasılığı fazla olan bölgedir. Deprem şiddet büyüklüğü etkisini fazla gösterir (Afyon-Uşak-Kütahya).

 

7- Marmara Bölgesi

Ortalama yükseltisi en az olan bölgedir. Yüzey şekilleri oldukça sadedir. Yıldız, ışıklar ve koru dağları, Trakya kesimindeki başlıca yükseltilerdir. Bölgenin en yüksek yeri Güney Marmara bölümünde yer alan Uludağ'dır (2543 metre). Samanlı ve Biga dağları, Anadolu yarımadasındaki diğer önemli yükseltilerdir.

Türkiye'nin en aktif fay hatlarından biri olan Kuzey Anadolu fay kuşağı Saroz Körfezi'nden başlar ve Marmara Denizi'nin ortasından İzmit Körfezi'ne kadar ulaşır ve doğuya doğru uzanır.

Marmara Bölgesi nüfusu en fazla olan bölge olma özelliğiyle herhangi bir depremde en çok etkilenecek bölümdür.

Marmara Bölgesi'nden geçen Kuzey Anadolu kırık (fay) kuşağı şu an durağan durumda olup, herhangi bir hareketlenmede aktif konuma geçebilme özelliğine sahiptir.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Marmara Bölgesi'ne düşme olasılığı da vardır. Yalnız kışın yağan kar yağışları bu bölgeye Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'ni engelleyebilir. Ya da geniş düzlüklerle kaplı olan Marmara Bölgesi'nde yaşanacak herhangi bir deprem Marmara Bölgesi'ni büyük oranda etkileyecektir.

Marmara Bölgesi dört bölümden oluşur. Yıldız Dağları bölümü orta yükseklikteki Yıldız Dağları ve çevresini içine alan bölümün yaklaşık yarısı ormanlar ile kaplıdır. Yer şekilleri engebelidir. Yıldız Dağlarının en yüksek yeri 1031 metredir. Bu dağlık kütle deniz etkisinin iç kesimlere geçmesini engeller. Bu bölgede deprem olma riski hemen hemen yok gibidir. Deprem olsa bile hissedilemeyecek kadar deprem büyüklüğü hafif olur.

Marmara Bölgesi'nin ikinci bölümü olan Ergene bölümünde en yüksek yerler koru ve Işık dağlarıdır. Bu dağların yüksekliği 700 metreyi geçmez. Bu bölümde deprem olma riski vardır (Tekirdağ-Edirne).

Marmara Bölgesi'nin üçüncü bölümü olan Güney Marmara bölümünün yer şekilleri Marmara Bölgesi'nin diğer bölümlerine göre çeşitlilik gösterir. Güneyde Kaz dağı, Uludağ, Biga dağları ve Samanlı dağları en önemli yükseltileridir. Bu dağlar arasında Gönen, Balıkesir, Karacabey, İnegöl, Bursa, Yenişehir ve Kemalpaşa ovalarının bulunması bu bölümlerin deprem şiddet büyüklüğünü hafifletir. Deprem olma riski diğer bölümler gibi vardır (Bursa-Yalova-Balıkesir-Susurluk-Çanakkale-Bilecik).

Marmara Bölgesi'nin son bölümü olan Çatalca Kocaeli bölümünün yer şekilleri sade bir yapıdadır. Çatalca ve Kocaeli platoları ile Adapazarı ovası bölümün başlıca yer şekillerini oluşturmaktadır. Bu bölümün sade bir yapıda bulunması nedeniyle deprem riski taşımaktadır. Deprem şiddet büyüklüğünde en çok zarar görecek bölümdür (İzmit-Adapazarı-İstanbul'un Anadolu yakası). Ayrıca Marmara Bölgesi içerisinde yer alan Marmara Denizi'nin orta bölümüyle, kuzey bölümü deprem olma riski taşımaktadır. Marmara Denizi içerisinde yer alan adalarda da deprem olma riski olup, herhangi bir depremde adalar da etkilenecektir. Çanakkale Boğazı'na yakın olan Gökçeada ve Bozcaada da deprem olma riski bulunup, herhangi bir deprem o adaları da etkileyecektir (Gökçeada-Bozcaada).

 

KKTC

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yer şekillerini kuzey kıyıya paralel uzanan Beşparmak Dağları'nın dışında bulunan yerleşim yerlerinde deprem olma riski vardır. Buradaki deprem şiddet büyüklüğü yüksek olabilir (G.Mağosa, Girne, Lefkoşa).

Görüldüğü gibi Türkiye'nin yüksek dağlar ile kaplı olmayan tüm bölgelerinde deprem olma riski bulunmaktadır. Dağlar depremin şiddet büyüklüğünü önleyen en önemli yer şekilleridir.

 

3- Dağların Oluşumu ve Deprem ile Olan İlişkisi

Dağ oluşumu için gerekli koşullar; kalın tortul tabakaların bulunması ve bu tabakaların yanlardan sıkıştırmasıdır.

Karalardan dış güçler tarafından taşınan materyaller deniz ve okyanus tabakalarında birikir. Bu tortulanma alanlarına jeosenklinal denir. Deniz diplerinde yığılan ve kalın katmanlar oluşturan bu tortul tabakalar, birbirine doğru hareket eden kıtalar arasında sıkışarak kıvrılır ya da kırılır. Bu olaya Orajenez (dağ oluşumu) denir.

Yer kabuğu, manto üzerinde hareket ederken, bazı kara parçaları birbirine yaklaşmakta, bazıları da uzaklaşmaktadır. Birbirine doğru hareket eden kara parçaları, deniz diplerindeki kalın tortul tabakaları iterek bu tabakaların kırılmasına ya da kıvrılmasına neden olur. Bu olaylar yerkabuğunda yükselmelere ve çanaklaşmalara neden olmaktadır.

Orojenik hareketler, kıvrım ya da kırık dağları oluşturur.

1. Kıvrım Dağların Oluşumu

Birbirine doğru hareket eden kara parçaları arasındaki tortul tabakalar, esnek bir yapıdaysa kıvrılır, kıvrılan tabakaların kubbeleşen kısımlarına antik linal, çanaklaşan kısımlarına seklinal denir. Kıvrılmayla yükselen yerler sıradağları oluşturur. Asya ve Avrupa kıtalarında uzanan Alp-Himalaya ile Amerika kıtalarında uzanan And Dağları kıvrım dağlarının başlıcalarıdır.

 

2. Kırık Dağların Oluşumu

Büyük kara parçalarının birbirine doğru hareketiyle yanlardan sıkıştırılan tortul tabakalar, esnek bir yapıda değil de sert bir yapıdaysa kırılır. Tortul tabakaların kırılmasıyla tabakalar halinde yükselme ve çökmeler gerçekleşir. Kırılma doğrultusuna fay, kırılma hattı boyunca yükselen kısımlara horst, çeken kısımlara graben denir. Yükselen yerler dağ sıralarını oluşturmaktadır. Dağların oluşumunu bu şekilde inceledikten sonra, dağların deprem ile olan ilişkisi şu şekildedir:

Yeryüzünü oluşturan katman tabakaları sırasıyla; kabuk, litosfer, dış manto, iç manto, dış çekirdek ve iç çekirdek olmak üzere 6-7 katmandan oluşur. Yüksek dağları sadece yerkabuğu üzerinde görünen heybetini görmekteyiz. Ancak yüksek dağların kökleri dış mantoya kadar uzanmaktadır. Dış mantoya kadar kök uzunluğu olan yüksek dağlar, yeryüzünde meydana gelecek sarsıntıların ve titreşimlerin oluşturduğu deprem şiddet büyüklüğünü önleyerek hafifletir.

 

GRAFİK EKLE Şekil 15

Jeolojik açıdan dağlar, yeryüzünün denge kanununu (isostasy) sağlayan en önemli doğal yapılardır. Dağlar ile yeryüzü arasında hassas bir irtibat ve ince bir denge mevcuttur.

 

 

Dünya haritası incelendiğinde, dağların yeryüzüne yayılışında evrensel dengenin varlığını gözler önüne serdiği gibi, doğaya estetik ve ahenk bakımından da kusursuz bir görünüm yansıttığı beliriyor.

Yeryüzünde dağların olmadığı ve her yerin düz alanlarla kaplı olduğu düşünüldüğünde, meydana gelecek herhangi bir yer sarsıntısının dünyayı yaşanmayacak duruma sokacağı açıktır. Dağların yer sarsıntılarını önleme görevinden sonra, dağların su deposu olduğu, kışın yağan karları kendi bünyesinde tutarak ilkbaharda güneş yansımasıyla karın eriyerek su haline dönüşüp su kaynaklarına akması, ayrıca dağların maden yatakları olduğu da bilinmektedir. Dünya maden rezervlerinin %70'i dağlardan elde edilmektedir. Dağlar Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin meydana getireceği sarsıntıları ve titreşimleri engeller. Dağlar yer şekilleri olarak atmosfer tabakalarındaki troposfere en yakın doğal yapıdır. Bu özelliğinden dolayı, troposferden gelen su buharlarının bu yüksek doğal yapılara düşmesine neden olur. Aynı şekilde sisler de yüksek dağlar üzerini kaplayarak, dağ görünümünün egzotik bir özellik kazanmasına sebep olur.

Kuran-ı Kerim'de Lokman suresi 10. ayette "Allah yere sizi sarsmaması için ağır dağlar koydu". Nebe suresi 7. ayette ise "Dağları sizin için çiviler yapmadık mı?" ayetlerinde de anlaşıldığı gibi Yüce Allah (c.c.) dağları yeryüzünün dengesini ve ölçüsünü sağlaması için yaratmıştır. Beşik gibi olan yeryüzünün, dağlar sayesinde sallanması önlenmiştir.

Kısacası dağlar yeryüzünün doğal yapısı olarak, sallantıları ve titreşimleri önleyen en etkili yükseltilerdir.

 

4. Deprem Öncesi Belirtiler

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, evrenden doğu ve batı yönünden yol alıp, dünya atmosferine uğrayarak, atmosfer tabakalarında çeşitli çözülmeler, kayıplar ve değişimler geçirirken yeryüzünde alışılmışın dışında farklı durumlar yaşanmasına sebep olur. Bu enerji gücü dünya atmosferinin troposfer, stratosfer, ozonosfer, Kemosfer (Şemosfer), iyonosfer ve Eksosfer katman tabakalarını etkileyerek, düşeceği bölgenin ekolojik dengesini bozuğu gibi, ekolojik denge içerisinde yer alan insan, hayvan ve bitki gibi canlı varlıklar üzerinde gözlenebilir veya hissedilebilir olağandışı (anormal) değişimler gösterir. Ayrıca, atmosfer tabakalarından iyonosfer katmanını etkileyerek düşeceği bölgede kullanılan elektronik araç ve gereçlerin de bozulmasına veya aksamasına neden olur.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin dünya atmosferine uğrarken, çeşitli kayıplar, değişimler ve çözülmeler geçirirken, yeryüzünde meydana gelen anormal (sıra dışı) durumlar:

A) İnsanlar Üzerindeki Normal Dışı Durumlar:

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, dünya atmosfer tabakalarında çeşitli değişimler geçirirken, o bölgede yaşayan insanlar üzerinde fiziksel ve ruhsal bozuklukların meydana gelmesine sebep olur. Bunun nedeni, evrenin bir parçası olan insanın, yine evrenden gelen prana (evrensel çekim gücü) enerji gücünden yoksun kalmasından kaynaklanır. Evrenden gelen bu enerji gücü, insan vücudunun yedi ayrı bölgesinde bulunan şakra noktalarının (evrenden gelen enerjinin canlı vücuduna girdiği noktalara verilen isim) kapanmasına neden olması ve insanın atmosferden aldığı elektromanyetik gücün, Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi ile değişime uğrayarak ters (negatif) duruma dönüşerek insana akmasından kaynaklanan fiziksel ve ruhsal bozuklukların görülmesi.

a) İnsanda Fiziksel Bozulmalar:

Baş dönmesi, kusma, mide bulantısı, nefes alma zorluğu, baş ağrısı, ishal, kalp rahatsızlığı, kalp sıkışması, tansiyon düşmesi, kadınların adet (regl) dönemlerinde sapmalar, diz ağrısı, genizde yanma, kulak çınlaması, burun kanaması ve romatizmaların artması.

b) İnsanda Ruhsal bozulmalar:

Tuhaf bir bitkinlik, sinir bozukluğu, dengesizleşme, sebepsiz sıkılma, yorgunluk, sebepsiz üzüntü, bazı insanlarda aşırı derecede uyuma isteği, bazı insanlarda ise uyuyamama sorunu. Üşüme hissi, sebepsiz ürküntü, histeri, saldırganlık ve kızgınlık hissi, kolların karıncalanması ve hissizleşmesi, aşırı heyecan ve stres, aşırı düşünme.

c) hamile kadınlarda doğurganlık hissi.

d) Spastik ve akıl hastası kişilerde ağlamalar, çığlıklar.

e) Çeşitli rüyalar görme, afetler, yıkıntılar ve çeşitli kâbuslar görme.

f) Bazı insanların önceden deprem olacağını hislerinin yardımıyla önceden söylemeleri veya aklından geçmesi.

g) Menopoz geçiren kadınların aşırı huysuzlaşması ve istemsiz konuşmaları.

 

B) Hayvanların Anormal (Olağan Dışı) Durumları

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, dünya atmosferine gelince, atmosfer tabakalarında çeşitli değişimler geçirirken, atmosferden yansıyan enerji gücü, yeryüzüne ters (negatif) enerji yayar. Bu enerji gücü çeşitli hayvan türlerinin biyolojik fonksiyonlarında değişimler oluşturarak, hayvanların anormal davranmış şekilleri göstermelerine neden olur. Bu olay insan kulağının algılayamadığı frekans dalgaları, ses dalgaları, magnetik ya da elektrik alanındaki değişimler, elektromanyetik akımların yerçekimi kanun yönünde ters etki oluşturması gibi durumlar oluşturarak, hayvanların biyolojik yapılarını bozacak ve ruhsal işleyişlerinde anormal durumlar meydana getirecek olaylar yaşanmasına sebep olur.

Ekolojik denge içerisinde yer alan hayvan türlerinden memeli hayvanlar, kuşlar, balıklar, sürüngenler ve eklem bacaklılar, böcekler gibi hayvan türleri Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin dünya atmosferindeyken, biyolojik yapılarının bozulma biçimleri şöyledir:

1. Köpekler3: Huzursuzluk, havlayarak sahibini uyarma, telaş içerisinde herhangi bir şeyi ısırma, iştahsızlık ve durgunluk, çevresinde görünmez bir düşman varmışçasına ani davranışlar, hazince, bir şeyleri kaygı edercesine ağlayarak havlama, kümeleşme4, ağaçlı bölgelere sığınma, iki ayağı üzerinde durmaya çalışma, telaş içinde sahibini ısırma, sahibine olumsuz bir şey olacağı ifade edecek şekilde havlama, ortadan kaybolma.

 

Dipnot 3: Geçmiş dönemlerde meydana gelen depremlerde birçok kişinin canını köpekler kurtarmıştır.

Dipnot 4: Köpekler deprem olmadan önce kümeleşirler. Kümeleşmelerinin sebebi, depremin onlara kıyamet hissi uyandırmaları ve kısas için toplanmaları. Kıyamet konusunda daha geniş bilgi verilecektir.

 

2. Kedi: Karnı üzerinde yere yapışarak dönme, yerinde duramama, bacaklarını açarak karnı üzerinde yere uzanma ve dairesel yörüngelerde dönmeler, çığlık atarcasına miyavlama, ağlama, yüksek bir ağaca veya ahşap mobilyalara tırmanma, sahibinin üstünü tırmalama, huysuzlanma, sahibinin kucağından yere inmemekte ısrar etme, günlerce evini terk etme, yavrusunu kaldığı yerden çıkarıp götürme, yerinde duramama, sahibini ısırma, acayip sesler çıkarma.

. Kediler evcil hayvanlardır, deprem olmadan önce sahibinin yanında çeşitli hareketler yaparak, sahibini meraklandırır.

. Kediler deprem olmadan önce ortadan kaybolup köpekler gibi kümeleşirler.

3. At: Kişneme, tepinme, huysuzlanma, çiftlikteyse tekmeleme kendi dairesinde sinirsel koşmalar yapma, yem yememe, burnundan soluyarak iki ayaklarını kaldırarak zıplama, tepinme.

.Atlar depremden önce kümeleşir.

4. İnek: Huysuzlanma, kaldığı ahırı tekmeleme, koşma, burnundan soluma, saldırganca davranma, telaşlanma davranışları.

.inekler tek sıra halinde kümeleşirler.

5. Koyun: Hazince meleme ve ağlama, sıkıntılı yayılma.

.Koyunlar deprem öncesi çoklu gruplar halinde kümeleşirler.

6. Geyik: Yaşadıkları yeri terk etme, insandan ürkmeme ve insanlara yaklaşma, amaçsızca koşuşturma.

.Geyikler deprem öncesi dağınık halde kümeleşirler.

7. Güvercin: Huysuzlanma, kendini pin duvarına vurma, kanatlarını sağdan sola doğru çırparak uçma, cinslerinin özelliklerine göre anormal hareketler yapma, ağlama, kaçma, uzaklaşma hisleri durumları, taklacı cinslerinin dairesel taklalar atarak huysuzlaşması.

.Güvercinler deprem öncesi kanat çırparak kümeleşirler.

8. Serçeler: Sürüler halinde telaşla uçma, cıvıldama, gece sürüler halinde uçma istemi.

.Serçeler depremden önce sürüler halinde telaşla uçarlar.

9. Muhabbet Kuşu: yaşadığı kafese kendini vurarak öldürme, gece bile uçma, tepkisel çırpınma, yüksek sesle ağlama, kafesten uçma isteği, yem yememe, ötmeme.

10. Yarasa: Gün ışığında uçma, ritimsiz kanat çırpma, çığlık atma.

11. Martı: Denize dalmama, denizden uzaklaşıp karaya çekilme. Çatılarda kümeleşme, daireler çizerek uçma, ağlama ve çocuk gibi çığlık atma.

12. Karga: Garip biçimde ve durmaksızın ağlama, geceleyin uçma, durmaksızın çığlık atma, çatılarda kümeleşme.

13. Horoz: Zamansız (geceleyin bile) ötme, telaşlanma hareketleri, dehşet içinde çığlık atma, çırpınarak yere silkinmek.

14. Tavuk: Yumurta olmadığı halde kuluçkaya yatma, daha az yumurtlama veya çift sarılı yumurtlama.

15. Tarla faresi: Ansızın çoğalma ve kümeleşme.

16. Ev faresi: İnsanlara yaklaşma, fazla görülme, evden uzaklaşıp kaçma, ağlama (fareler ağlayabilir).

17. Leylek: Göç mevsimi olmamasına rağmen tek doğrultuda dinlenmeksizin göç, önce dairesel yörüngeler çizerek sonra da tek doğrultuda uçma.

18. Sivrisinek: Bazı yerlerde aşırı çoğalma, bazı yerlerde ise ortadan kaybolma.

19. Karınca: Evleri istila, yavrularıyla birlikte yuvayı terk etme ve ağaçlara tırmanma.

20. Karasinek: İnsanlara yapışma ve saldırarak ısırma, sürü halinde tavana yapışma, çıldırmışçasına vızıldayarak dairesel hareketler yapma.

21. Arı: İnsanlara saldırarak ısırma, panik halinde yuvalarını terk ederek, insan yerleşim yerlerine yönelme, kızgın vızıldama, kümeleşerek uçma.

22. Çekirge: Tarlalardan, ilçe ve köylere doğru çoğalma, ötmeme, felç geçirme.

23. Cırcır böceği: Ötme yeteneğini yitirme.

24. Örümcek: Evleri istila, yerlerde gezinme.

25. Hamam böceği: Saklandıkları deliklerden çıkarak, yerlerde veya cam kenarlarına yönelme, kapılardan kaçma ve tavana çıkma.

26. Kırkayak: Evleri istila ve ağaçlara tırmanma.

27. Akrep: Saklandıkları nemli yerlerden çıkarak, kümeleşme, insan yerleşim yerlerine yönelme.

28. Yılan: Kışın bile doğal yaşam ortamı yuvasından toprak yüzüne çıkma, evleri istila, kümeleşme.

29. Solucan: Toprak dışına çıkma, üst kattaki evlere kadar girme.

30. Sümüklü böcek: Ağaçları istila.

31. Kurbağa: ötmeme, doğal ıslak ortamlarından (bataklık) taş üstüne, yollara, evlere kadar tırmanarak camlara yapışma.

32. Kaplumbağa: Kış uykusundan uyanma, birbirinin üzerinden tırmanma, kümeleşme.

33. Yengeç: Toplu ölümler, deniz diplerindeki doğal ortamlarını terk etme ve deniz kıyılarını istila, deniz ortasında yüzme, kümeleşme.

34. Yunus balığı: Deniz ortamından topluca kıyıya çıkma, insanlara yaklaşarak değişik sesler çıkarma.

35. Eşek ve katır: Huysuzlaşma, tekmeleme, hareket etme istememe, sebepsiz koşma, kesintisiz anırmalar, sağ bacaklarıyla yeri kazma, iştahsızlık, yol kenarlarına çıkma.

36. Balıklar: Elektrik balıklarının ölmesi, ampul balaklarının sönmesi, kümeleşme ve suyun dışına sıçrama, derin dip balıklarının su yüzeyine veya orta derinlikte yüzmesi, balık avlama aylarında sıra dışı artış, deniz balıklarının nehre doğru yüzmesi, yılan balıklarının deniz kenarlarına birikmesi, toplu ölümler (balık, midye, denizanası) avlanan balık türlerinde sıra dışı artış, denizkestanesi ve denizyıldızı miktarında artış.

37. Zargana balığı: Ağzını açarak, panik halinde ve dikey doğrultuda yüzme.

38. Sirke sineği: Duvarlara yapışma.

39. Tahtakurusu: İnsanlara yaklaşmama ve kümeleşerek dışarıya çıkma isteği.

40. Kalorifer böceği: kümeleşerek kapılardan dışarı çıkma isteği.

41. Baykuş: Gece ağlayarak ötme, çok acayip ses çıkarma, evlerin bacalarına ve pencerelerine konma.

42. Kara kediler: Sokakta çoğalma, tek sıra halinde kümeleşme, elektrik direkleri veya ağaçlara tırmanma.

43. Kelebekler: Toplu halde, yerleşim yerlerine göç etme ve felçler.

44. Yusufçuk (Yusuf tutan) kuşu: Çiftlerinden ayrı olarak uçma, ağlayarak cıvıldama, pencerelere konma.

45. Köpek balığı: Kıyıya daha yakın yüzme ve saldırganlaşma.

46. Ateş böceği: Göründükleri yerlerden kaybolmaları, aldıkları enerjinin zayıflaması.

47. Kertenkele: Binalara doğru çıkmaları, fazla görülmeleri.

 

 

1. Ses Dalgaları

Fareler 30 ile 80 kHz aralığındaki frekanslara sahip ses dalgalarına karşı oldukça duyarıdırlar. Fareler 30-75 kHz aralığında ağlarken, 40-50 kHz aralığında saldırganlaşırlar. Ancak 2 kHz üzerindeki frekansa sahip ses dalgalarının çok kısa bir uzaklıkta hızla sönüme uğradığı saptanmıştır. Bu nedenle, depremlerden önce, ancak 100 ile 5000 Hz frekans aralığındaki ses dalgalarını algılayabilecek bazı hayvanlar sıra dışı davranışlar gösterebilir. 1 Hz frekanslı ses dalgalarına tepki gösteren güvercinler, 50 Hz frekanslı ses dalgalarına tepki gösteren balıklar gibi, 50 Hz'den daha düşük frekanslı ses dalgalarını algılayabilecek hayvanlar bu tür davranışları daha belirgin biçimde ortaya koyabilir.

Yer kabuğundaki titreşimler: İnsanlar bu frekanstan düşük sesleri işitememelerine karşın 1 ile 100 kHz aralığında frekansa sahip titreşimleri deri, kulak zarı, saç teli ve tırnak uçları yoluyla hissedebilirler. Fakat onlar yer kabuğuna bu yolla doğrudan dokunamadıkları için, çoğu hayvan türleri bu titreşimlere çok daha iyi duyarlıdır.

2. Elektrik alan Değişimleri

Genellikle, deniz hayvanları elektrik alanına karşı kara hayvanlarından çok daha duyarlıdırlar. Laboratuar çalışmaları bazı kara hayvanlarının da depremlerden önceki elektirk alan değişimlerine duyarlı olduklarını göstermiştir. Olasılıkla, bir deprem öncesinde aşırı derecede artan hava iyonları ya da serbest elektrik yükleri kürklü ya da tüylü küçük hayvanları etkileyecektir.

3. Elektro magnetik Dalgalanmalar

Hayvanların atmosfer değişimlerinin, çevreye yansıyarak elektrik alan pulsuna ve elektro magnetik dalgalara gösterdikleri tepkiler olarak, yapılan incelemelerde fare kan plazmasındaki adrenalin (sıkıntının belirteci) ve noradrenalin (heyecan belirteci) ölçümleri, adrenalin düzeyinde azalma, noradrenalin düzeyinde artış olduğu gözlenmiştir.

Fareler üzerine 300 MHz frekanslı ve 10 W/m2'lik elektro magnetik dalga uygulandıktan sonra noradrenalin düzeyinde artış adrenalin düzeyinde ise azalma olmuştur.

Depremden önce balık ve ipekböceklerinin sıralanışı ve telaşlanması kedi, fare, köpek, tavuk ve koyunun sıra dışı tepkileri sismik elektro magnetik pulslara ya da elektrik alanına karşı gösterdikleri tepkilerden kaynaklanmaktadır.

 

 

"Bütün hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman" (Tekvir suresi, 81/5. ayeti).

 

Kıyamet saati yaklaştığı zaman, yeryüzünde büyük depremler meydana gelecektir. Depremleri ilk hisseden varlıklar, insanlardan önce hayvanlardır. Bilimsel olarak da kanıtlanan bu olay düşündürücüdür. Deprem araştırmalarımızda elde ettiğimiz verilerde de rastladığımız, deprem olmadan birkaç saat önceden, hayvanların bir araya gelip kümeleşmeleridir.

Gözlemlerimizde karınlara, köpekler, kediler, kuşlar vb. gibi tüm hayvan türleri deprem olmadan önce, huysuzlaşıp ani psikolojik tepkiler göstererek, panik atak olarak adlandırılan davranışlar sergileyip, bir nevi uyarıcı şeklinde sahiplerini düşündürücü hareketler yapıp, deprem meydana gelmeden, kendi türleriyle bir araya gelip gruplaştıkları gözlenmiştir.

Hayvanların deprem olacağı anı hissederek, kendi tür ve cinsleriyle kümeleşip toplanmaları incelenmesi gereken önemli bir soru işaretidir. Araştırmalarımızda ve incelemelerimizde gördük ki hayvanlar içgüdüsel olarak her büyük depremi hissettikleri zaman, kıyametin kopacağı hissine kapılarak, bir araya gelip, kısas için ölümü beklemeye koyulurlar. Yani her büyük deprem hissi onlara, kıyamet kopacağını anımsatarak çağrışım oluşturur.

Hayvanların annelik içgüdüsü yanında yeme, içme, barınma, doğurma, çiftleşme vb. gibi hisleri taşırken kıyametin kopacağı hissini de yeryüzünde meydana gelen depremler ile de algılamaları karşımıza şu sonucu çıkarmıştır. Hayvanlar bile kıyametin kopacağını içgüdüsel olarak bilmektedirler.

 

C) Bitkilerde Oluşan Normal Dışı Durumlar

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, dünya atmosferine gelince, atmosfer tabakalarından troposfer ve stratosferde çeşitli değişimlere maruz kalarak, iklimsel dengeyi bozucu faaliyetler oluşturur. İklimsel dengenin bozulması, ekolojik yapının da değişmesine neden olur. Troposferde gazların bulunması ve su buharının %100'ünün bu katman tabakasında bulunması, meteorolojik olayların bu katmanda yaşanması, o bölgede yetişen bitkilerde anormal durumların oluşmasına neden olur.

Araştırmalar ve incelemeler bazı bitki türlerinin deprem öncesinde erken tomurcuklanma, erken çiçeklenme, erken baharın gelmesini anımsatan yapraklarda anormal sararma gibi anlaşılmaz görünen tepkiler verdikleri gözlenmiştir.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, düşeceği bölgede yetişen çiçek verip meyve veren bahçedeki ağaçları iklimsel değişimlerin yansıması sonucunda sararıp solmasına yol açar. Aynı şekilde süs bitkileri ve fundaların, armut, kayısı ve şeftali ağaçlarının mevsimi olmadığı halde, depremden önce çiçek açtıkları görülmüştür.

Evlerde saksılarda yetiştirilen bazı süs bitkilerinin erken çiçek açması, bazılarının ise zamanından çok sonraları tomurcuklandığı gözlenmiştir. Türkiye'de küstüm otu olarak bilinen mimoza çiçeğinin depremlerden önce yapraklarını kapatarak eğildiği, Japonya'da deprem habercisi bitki davranışı olduğu bilinmektedir. Ayrıca Orkide çiçeklerinin depremden önce hafifçe sallandığı gibi, bitki türlerinin depremden önce bozuldukları saptanmıştır.

Laboratuarda yapılan deneyde, Van de Graff yüksek voltaj elektrostatik üretici üzerine konulmuş mimoza (küstümotu) çiçeğine 250 kV yüksek voltajın uygulanmasıyla, yapraklarını kapatarak eğildiği kanıtlanmıştır.

1. Mimoza (küstüm otu): Yapraklarını kapatarak eğilme.

2. Begonya: Solma ve yapraklarını kapatma, çiçek açmama.

3. Paşa kılıcı: Hızlı büyüme.

4. Akşamsefası: Yapraklarda su kaybı, aniden solma.

5. Çam ağacı: Yapraklarda yanmışçasına su kaybı.

6. Yaprağı güzel çiçeği: Aniden buruşma, yapraklarda su kaybı, solma.

7. Afrika orijinli salon bitkileri: Yapraklarında su kaybı, aniden solma.

8. Civanperçemi: Depremlerden önce çiçeklenme.

9. Episenrium: Rüzgâr olmadığı halde kendiliğinden sallanma.

10. Kayısı ağacı: Kışın ağaçlarda çiçeklenme.

11. Ağaç yaprakları: Rüzgâr olmadığı halde kendi kendine hışırdama.

12. Rus üzümü: Bozulma, kuruma.

13. Kestane ağacı: Meyve vermesi, zamansız yeşerme.

14. Badem ağacı: Zamansız çiçek açma.

 

D) Elektrikli Araç-Gereçlerin Aksaması veya Bozulması

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi dünya atmosfer tabakalarından iyonosferde çeşitli değişimlere maruz kalarak bu tabakadaki atom zerreciklerine çarparak, iyonlaşmış nötr parçacıklar ile Gama ışınlarının doğmasına neden olarak elektro magnetik ışınlar yansıtarak o bölgede kullanılan elektronik araç ve gereçlerin aksamasına veya bozulmasına neden olur. Bu nedenle, deprem öncesinde oluşan anlık yük birikimi elektrik alanının oluşumunu sağlayarak, atmosfer tabakalarından iyonosferin yük boşalmasının yerkabuğunun sismik gerilmesine yol açarak iyon ve serbest elektronları ivmelendirip, ivmelenen bu iyonları ortamdaki hava moleküllerini uyararak "deprem Işıması”na da sebep olur. Bu ışıma deprem merkezinden çok uzaklarda bile görülebilir.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin oluşturduğu deprem öncesi elektrikli cihazların geçici olarak bozulduğu ve işleyişlerinde aksaklıklar oluşacağı açıktır. Aynı şekilde telefon sistemlerinde parazitlenmeler, buzdolaplarının rahatsız eden gürültüleri, mıknatısların çekim kuvvetlerinde azalmalar, radyo dalgalarında parazitlenme ve hışırtılaşmaları, yerel TV'lerin yayından gitmesi, kaybolması, bilgisayardaki görüntü kaybı, telsiz, telefon ve cep telefonlarında karşılaşılan aksamalar, elektronik saatlerin bozulması, elektrik voltajlarının düşmesi gibi olaylar yaşanır.

1. Elektronik saatler: Normalden çok hızlı ya da yavaş çalışma, durma.

2. Flüoresan lamba: Sönükleşme ya da ani patlama.

3. Telsiz: Kendiliğinden parazitlenme.

4. Telefon: Bağlantı kurulmama, parazitlenme.

5. Cep telefonu: Çalışmama, parazitlenme.

6. Buzdolabı: Kompresörlerde berbat bir gürültü.

7. Araba otomatik sistemleri: Alarm sisteminin kendiliğinden çalışması, otomatik cam ve kapıların açılmaları, otomatik vitesli motorun çalışmaması, vites ayarlarında bozulmalar.

8. Oto teyp: Kendiliğinden kanal atlama, kendiliğinden kapanma, ses ayarlarındaki bozulmalar, radyo dalgalarında parazitlenmeler.

9. Radyo (FM dalgaları): Yayın akışındaki anlık bozulmalar, parazitlenmeler, yayınların kesilmesi, radyo dalgalarının karışması.

10. Televizyon: Ani voltaj düşüşü, ses ayarlarında bozulmalar, kendiliğinden kanal atlama, kendiliğinden kapanma, uzaktan kumanda aletinin bozulması, yayında kesilmeler, karlanma, karıncalanma, çizgili parazitlenmeler.

11. Bilgisayar: Ekrana yazılan yazıların aniden silinmesi, internet bağlantısının kesilmesi.

12. Çamaşır makinesi: Gürültülü çalışma, motorda bozulmalar.

13. Gazete baskı sistemi: Anlık voltaj düşüşü nedeniyle durma.

14. Elektrik süpürgesi: Voltaj düşüklüğünden kaynaklanan çalışmama.

15. Elektrikli şofbenler: Suyu geç ısıtma.

16. Bulaşık makinesi: Gürültülü çalışma, motorda bozulmalar.

17. Araba: ani akü boşalmaları.

18. Fotokopi makineleri: Bozulmalar, çalışmama.

 

E) Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin Deprem Işıması Yayması

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, dünya atmosferine uğrayarak, bu katman tabakalarının bütününü etkileyerek, gökyüzünün doğal renginin dışında, farklı renk varyasyonlarının oluşmasına neden olur. Bu olay deprem olmadan önce cereyan edip, deprem habercisi alarmı gibi, parlak ışık yansıması olarak, yeryüzünden görülmesine ve izlenmesine olanak sağlar.

Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi, dünya atmosfer tabakalarından troposfer, stratosfer, ozonosfer, Kemosfer (Şemosfer), iyonosfer ve Eksosfer katmanlarında, difüzyon (yayılma) yoluyla radyasyonik ışınların prizmasal ortamlarda, ışık kırılması gibi mavi, sarı, pembe, lacivert ve eflatun gibi renk varyasyonlarının yeryüzünde çıplak gözle görülmesini sağlar. Bu sebeple atmosfer tabakalarını oluşturan katmanlardaki gazların filtre görevi görerek, Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin çeşitli renklerle görünmesine sebep olmaktadır. Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin asıl rengi beyazdır.

Gökyüzünde görülen ışınlar, karmaşık yapıda olup, herkesin algı seçiciliğine göre, renklerin tanınması ve buna göre de yorum yapılması için her zamankinden farklı olarak gökyüzünün aydınlanması gerekmektedir.

 

GRAFİK EKLE Şekil 14

 

F) Yeraltı ve Yeryüzü Sularındaki Değişmeler

Yağışla yeryüzüne düşen suların bir kısmı yeraltına sızarak çeşitli derinliklerde birikir. Bu sulara yeraltı suları denir. Yeraltında su üç şekilde bulunur: Taban suyu, artezyen suyu ve karstik su.

Deprem olmadan önce yeraltı kaynaklarından kaplıcalarda ani değişmeler gözlenir. Kaplıca suları aşırı ısınır. Aynı şekilde kuyu ve kaynak sularındaki ısınmalar, deprem önceden hissedilir. Genellikle kaplıcaların suyu ısınarak, radon gazında yükselme meydana gelerek radon gazı ölçümündeki artışlar depremin habercisi olarak görülür.

Yeryüzü sularında ise deniz dibinde sıcak ve hareketli kumlar oluşur. Deniz suyu sıcaklığında artış meydana gelir. Aniden meydana gelen dalgalanmalar görülür. Göl sularında renk değişimleri ve kaynamış taş değişimleri oluşur. Denizlerde yaşayan bazı deniz hayvanlarının ölümü ve karaya vurulduğu gözlenir.5

 

Dipnot 5: Genellikle yunus balıklarının toplu halde karaya yaklaşarak, acayip sesler çıkarmaları ve balıkların herhangi bir kimyasal maddeden zehirlenmeyerek vücutlarının solungaç kısımlarının yansıması ve karaya vurulmaları depremlerin işaretidir.

 

 

1- Kıyamet ile Deprem Bağlantısı

 

Kıyamet, Arapça bir sözcük olup, kısaca yok oluş anlamına gelmektedir.

Kıyametin sözlük anlamı; dünyanın yok olması ve evren içinde bulunan canlı ve cansız varlıkların yaşayış ve konum evlerini tamamlaması durumuna verilen addır.

Dini terminolojiye göre ise Allah (c.c.)'ın yoktan var ettiği evreni yine vardan yok duruma getireceği ve kıyamet saatinin bilgisinin sadece kendisinin olan Allah (c.c.)'ın hükmedip, göz kırpması gibi anlık bir süratle, kıyamet meleği olan İsrafil'in sur’a üfürmesiyle vukuu bulacağı büyük gün veya vakte kıyamet denir.

Bütün semavi (ilahi) dinlerde kıyamet gerçeği açık olarak beyan edilmiş ve kıyametin kopacağına dair tüm ayetler titizlikle incelenme altına alınmıştır.

Kıyamet konusunda, kur-an'ı Kerim'de yüzlerce ayet bulunmaktadır. Bu ayet-i kelimelerde de görüleceği gibi kıyamet olayının gerçekleşeceği ve gerçekleşme zamanı vuku bulmadan önce küçük ve büyük alametler görülecektir.

Bizim üzerinde duracağımız mevzu ise kıyamet ile deprem arasındaki ilişkidir. Kıyamet gerçeğini bilimsel olarak açıklayabilmek için yine kur-an'ı kerim'den yararlanacağız.

Kıyamet konusunda birbirinden farklı veya destekleyici tefsirler (yorumlar) yapan din alimleri bu gerçeği anlamaya ve çözmeye çalışmış ve bu konuda ciltler dolusu eserler sunmuşlardır.

Günümüz bilim adamları ise kıyametin kopup kopmayacağını değil, onun nasıl kopacağını tartışmakta ve onlarca, hatta yüzlerce değişik teori ortaya atarak bu konuya açıklık getirmeye çalışmaktadırlar. Fakat önce sürülen bu teorilerden hiç birisi hadislerle belirtilen ve kıyamet ilminin büyük alametlerinden olan güneşin batıdan doğması konusuna dair, doyurucu, bilimsel, rasyonel (gerçekçi) ve realist (akılcı) bir yaklaşım geliştirememişlerdir.

Yaptığımız hassas çalışmalar ışığında, güneşin batıdan doğması konusu hakkında bilimsel ve realist çözümler üretebildik. Bu çalışmaları sizlerle paylaşmadan önce konunun hassasiyetine göre, kur'an-ı kerim'de buyrulan ayet-i kelimeleri derinlemesine inceleyerek, kıyamet gerçeğini ve bu gerçekliğin nasıl vuku bulacağını astronomi ilmi ve jeoloji ilimleriyle ilişkilendirip sentezledik. Astrofizik kurallarıyla birlikte, ontoloji ve metafizikten de yararlandık.

 

2. Evrenin Yaratılışı

"O, hanginizin daha güzel hareket edeceği hususunda sizi denemek için gökleri ve yeri altı günde yaratandır. Bundan evvel arş'ı su üstünde idi ...." (Hud Suresi: 11/7. ayet)

Allah (c.c.) evreni yaratıp düzenlemeden önce, suyu yaratmış ve bu su bütün evreni kaplamış durumdayken, arş'ı (yeri) altı günde düzenleyerek yedi gök ve yeri yükselterek yaratmış ve evreni kanunu doğrultusunda ölçüsünü ayarlamış ve bugünkü halini almasını sağlamıştır. Allah (c.c.) evreni biz kulları için yaratmış ve her imkânı ve nimetini bizlere sunmuştur. Ne bizlerin hayatı ebedidir, ne de evrenin ebediliği söz konusudur.

Su hayat kaynağı ve evrenin yaratılmasında suyun çok önemli işlevi vardır. Suyla insanlara ve diğer canlılara hayat veren Allah (c.c.) her şeyi ilmiyle mükemmel ve kusursuz yaratmıştır. Altı gün Allah (c.c.) bildiği zamana göredir. Bir gün kendi indinde elli bin yıldır.

 

"Sonra Allah buhar halinde bulunan göğü yaratmayı diledi de ona (göğe) ve arza "ikiniz de ister istemez meydana çıkın" dedi. Onlar da "isteyerek geldik" dediler." Fussilet suresi 41/11. ayeti)

Bu ayet-i kelimeden anlaşılan, buhar halinde bulunan milyonlarca kimyasal elemente, Allah hükmetti ve Allah ı zikreden milyonlarca moleküller birleşerek yedi göğün oluşmasını sağladı. Bilimsel açıdan, güneş sisteminin oluşumu konusunda ileri sürülen bilimsel teoriler, bu sistemin tek parça olduğu, zamanla parçalanıp yeni yeni şekiller aldığıdır. Kâinatın en son ve en yaygın olan teorisi 1965 yılında ileri sürülen "Büyük Patlama" anlamına gelen "Bing Bang" teorisidir. Büyük patlama teorisi önceden her şeyin yani kâinatın bir bütün halinde olduğunu ileri sürerek, günümüzden yaklaşık 15 milyar yıl önce tek parça olan bu kütle patlayarak genişlemiş ve çeşitli galaksilere dönüşmeye başlamış. Buna göre Samanyolu galaksileri ayrılmaya başlamıştır. Güneş sistemi (kâinat) 7 milyar yıl önce oluşmuş, dünyamızın bu görünümünü ise 5 milyar yıl önce aldığı kabul görmektedir.

 

"Sizin için yeryüzünü yaratan, sonra göğe yönelip onları yedi kat halinde nizama koyan O'dur. O her şeyi hakkıyla bilendir." (El-Bakara Suresi 2/29 ayeti)

"Birbiriniz üzerinde yedi kat olan sema yı (göğü) yaratan O'dur. O rahmanın bu yaratmasında hiçbir düzensizlik bulamazsın, gözünü bir çevir bak semada bir çatlak bile görebilir misin?" (Mülk Suresi 67/3. ayet)

"O, öylesine büyük tek Allah tır ki, yedi kat göğü ve yedi kat yeri yaratmıştır. ..." (Talak Suresi 65/12 ayet)

"Allahın göğü yedi tabaka üzerine yarattığını görmez misiniz?" (Nuh Suresi 71/15. ayet)

"Üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik." (Nebe Suresi 78/12. ayet)

"Böylece gökleri yedi kat gök olmak üzere, iki günde meydana getirdi. Her göğe emrini vah yetti. ..." (Fussilet Suresi, 41/12. ayet)

Gönderilen ayetlerde açıkça görülmektedir ki, yedi kat gök (sema) belirtilmektedir. Fakat yedi gök denilen çoklu evren, bizim evrenden farklı olarak somut ve maddi evren değildir. Aksine soyut ve manevi evrenlerdir. Bazı tefsirciler, bu ayetlerde geçen yedi göğü dünyamızın atmosfer tabakalarından, troposfer, stratosfer, Kemosfer, ozonosfer, iyonosfer ve Eksosfer olduğunu söylemişlerdir. Bazı tefsirciler ise yedi göğü dünya atmosfer tabakalarından farklı olarak, ışık hızıyla bile erişilmeyecek kadar uzak olan âlemler olduğunu savunmuşlardır. Bizlerin de yaptığı çalışmalarda göstermiştir ki yedi gök, çoklu evrendir. Yani birbiriyle evrensel çekim kuvvetiyle bağlı olan bu âlemlere yalnızca Cebrail meleği ve diğer meleklerin çıkabildikleridir. Bunun kanıtı olarak da yine kur'an-ı kerim'de bu ayetleri destekleyen ve yedi göğün, dünya atmosfer tabakalarının olmadığını gösteren diğer ayetler ile ilişkilendirdik.

 

"Bu makamların her birine, melekler ve Cebrail uzunluğu elli bin yıl olan, bir günde çıkar." (Meariç Suresi, 70/4 ayet.)

"Onlara siccil'den (pişmiş çamurdan) taşlar atıyorlardı." (Fil Suresi, 105/4. ayet)

"Gökler kapı kapı açılmış olacaktır." (Nebe Suresi, 78/19. ayet)

"Sidretü'l Münteha adı verilen, yedinci göğün yanında (Cebrail'i) bir kere de (Miraç'ta) gördü." (Necm Suresi, 53. sure/13. ve 14. ayetleri)

Yukarıda yazılı ayet-i kelimelerde de açık açık görülmektedir ki kâinat sadece içinde bulunduğumuz maddi ve somut evrenden ibaret değildir. Kâinat evrensel çekim kuvvetiyle birbirine bağlı, yedi evrenden (çoklu evren) oluşmaktadır. Yedi evrenin ortasında bizim yaşadığımız ve gökcisimlerinin olduğu maddi dünyamızın da içinde bulunduğu evrenimiz yer almaktadır. Çoklu evrenin (yedi evren) olması demek, birbirine bağlı evrensel çekim kuvvetinin varlığının kanıtı ve bu kuvvetin ölçü ve işlevinin Allah (c.c.) tarafından belirlenmiş olmasıdır.

Çağın gelişen bilim ve teknolojik ilerlemelerinin sadece içinde bulunduğumuz evreni çözmeye çalışmaları, kâinatta bulunan diğer yedi evrenin çözümünü geciktirecektir. Asırlar önce yeryüzüne inen kura'nı kerim'in yüzyıllarının ilimlerini vermesi bu mukaddes kitabın yüceliğinin sadece bir mucizesidir.

Çoklu evrenin (yedi evren) kanıtını bir de Hz. Muhammed (s.a.v.) peygamber efendimizin Miraç'a çıkarken, yedi evrene (kat) yükselmesinden anlıyoruz. Peygamber efendimiz Hz. Muhammed, Miraç'a çıkarken her katta bir peygamber görmesi (Hz. Adem, Hz. İbrahim, Hz. İsa, Hz. Musa) son kata yani yedinci gökte de Allah (c.c.)'ın tecellisini görmesi, yedi evrenin varlığının kanıtıdır.

Kur-an' kerim'in, Meariç Suresi 4. ayetindeki "Bu makamların her birine, melekler ve Cebrail uzunluğu elli bin yıl olan bir günde çıkar" ilahi sözünün yedi evrenin varlığına kanıttır. Bu katlara teknolojinin en modern araçlarının çıkması imkânsız olduğu gibi, ışık hızını aşan uzay araçları bile bu katlara erişemezler.

Melekler ışık hızından da daha süratlidirler. Onların hareket kabiliyeti insanın hareket etme gücünden binlerce defa daha hızlıdır.

Fil Suresi 4. ayette de Ebabil kuşlarının siccil'den (pişmiş çamur) taşlar atmaları, siccil'in yedi kat gökte olduğu sonucunu doğurmaktadır. Siccil denilen pişmiş taşların, fil sahiplerine atılmaları ve atılan siccil'lerin fillerin bir tarafından girip diğer taraflarından çıkmaları ayrıca düştüğü yeri bile kavurmaları, siccil denilen pişmiş çamurun bizim evrende bulunmadığına ve yedi gökte bulunduğuna delildir.

Yedi göğün (çoklu evren) varlığını bildiren diğer bir ayet-i kelime ise Nebe Suresi'nin 19. ayetinde açıklanan, kıyamet koptuktan sonra diğer gök makamlarının yani çoklu evrenin kapılarının açılacağıdır. Bu ayet-i kelimede yedi göğün varlığının kanıtlarından biridir.

Ayrıca Necm Suresi'nin 13. ve 14. ayet-i kelimelerinde geçen Sidretü'l Münteha denilen (yedinci göğün ismi) yerin çoklu evrenin en büyük kanıtıdır.

Yedi gök (çoklu evren) üzerinde bu kadar çok durmamızın sebebi, depremin kıyamet ile olan bağlantısını doğru bir şekilde göstermek ve yedi göğü kur'an-ı kerim'in ayetleriyle kanıtlamaya çalışmaktır. Hâlâ bazı bilim adamlarının eserlerinde, kura'nı kerim'de geçen yedi göğü dünya atmosfer tabakalarının, troposfer, stratosfer, Kemosfer, iyonosfer, ozonosfer ve Eksosfer olduğunu söyleyen ve eserlerinde bunlara yer veren insanların görüşlerini çürütmek amacıyladır.

Ayrıca yedi göğün (çoklu evren) varlığı, beraberinde evrensel çekim kuvveti gücünü de beraber getirmektedir. Kıyamet konusu, evrensel çekim kuvvetinin varlığı bilinmeden asla çözülemez. Evrensel çekim kuvvetini de anlamak için astronomi, jeoloji ve astrofizik kural ve kaidelerini de bilmek gerekir. Evrensel çekim kuvvetinin gökyüzündeki işlevleri ve görevleri bilinmeden kesinlikle kıyamet konusu işlenemez ve bilimsel temellere oturtulamaz. Kıyamet konusu kur'an ilimlerinin en hassas ve en zor konularından biridir.

 

3. Evrensel Çekim Kuvveti, Yedi Göğün (Semanın) Birbirleriyle Bağlantısı

"Gökleri, gördüğünüz gibi direksiz olarak yükselten Allah"tır." (Rad Suresi, 13/2. ayet)

"Birbirinin üzerinde yedi kat olan semayı yaratan o’dur. O rahmanın bu yaratmasında hiçbir düzensizlik bulamazsın. Gözünü çevir bak. Onda (semada) bir çatlak dahi görebilir misin?" (Mülk Suresi, 67/3. ayet)

"Allah semaları gördüğünüz gibi direksiz yarattı." (Lokman Suresi, 31/10. ayet)

 

Bu ayet-i kelimelerde insanı düşündürecek çok mükemmel bir üslupla, akıl sahibi olanlara, vurgu üslubu kullanarak açık olan mesajları vermek istenmektedir. Vurgu işareti olarak kullanılan "gördüğünüz gibi direksiz olarak gökleri yükselten" anlamıyla somut olan direk üzerinde insanı düşündürterek, esasen gökleri belli bir nizam ve ölçüyle yarattığını ve evrensel çekim kuvvetiyle bu gökleri birbirlerine bağladığını, akıl sahibi olanlara işaret etmektedir.

Yedi göğün birbirine görülemeyen, somut olmayan fakat soyut olan bir gücün ya da bir nizamın olduğunu akıl sahibi olanlara bu ayetlerle açıklamaktadır. Allah (c.c.) insanlara gördüğünüz gibi, "gökleri (yedi sema) direksiz olarak yükselttim" ilahi sözü ile bizlere yedi göğü birbirine bağlayan bir evrensel çekim kuvvetinin olduğunu işaret etmektedir.

Bu ayetler bizlere kıyamet konusunda çok önemli bilgiler vermektedir. Kıyamet konusunun çözümü bu ayetlerden geçmektedir. Yedi gök (çoklu evren) birbirine bağlı evrensel çekim kuvvetiyle birbirlerini dengelemektedir.

 

4. Yedi Göğün (Çoklu evren) Doğu ve Batı Yönünde Olması

 

"O, iki doğunun ve iki batının Rabbi'dir." (Rahman Suresi, 55/9. ayet)

"Doğuların ve batıların Rabbi olan Allah'a yemin ederim ki! ..." (Meariç Suresi, 70/40. ayet)

 

Yukarıdaki ayetlerde bildirilen, Allah (c.c.)'ın kâinatı doğu ve batı yönünde yaratıp düzenlemesidir. Kâinatı su üzerindeyken, altı günde yaratması, doğu ve batı yönünde yedi gök ve yeri düzenlemesi ve evrensel çekim kuvvetiyle kainatı birbirine bağlayarak dengelemiştir. Kur'an-ı Kerim'de kâinatın yaratılmasını kuzey ve güney yönleriyle açıklamaz. Kur'an da doğuların ve batıların rabbi olan Allah'a yemin edilmesinde gaye, kâinatı Allah (c.c.)'ın doğu ve batı istikamette yüksek tip ölçüsünü ve nizamını koymasıdır.

Bazı tefsirciler, kur'anda geçen doğu ve batıyı iklim olarak ele alıp değerlendirerek açıklarlar. Fakat ayet-i kelimeler iyice incelendiğinde, doğu ve batı iklim olayları olmayıp, kâinatın doğu ve batı yönünde yaratılıp düzenlendiğidir.

Evrenimizdeki bütün gökcisimleri devinim (hareket) halinde olup, güneş ve gezegenler doğudan batıya doğru kendi yörüngelerinde dönüş yaparak evrensel çekim kuvveti doğrultusunda hareketliliklerini sürdürürler. Ayrıca gökyüzündeki bütün gökcisimleri doğudan batıya doğru devinimlerini sürdürmeleri, evrene basınç yükleyerek evrenin genişlemesini sağlar. Evren günden güne milimetrik olarak genişlemektedir.

 

5. Evrenimiz ve Atmosferimiz Hakkındaki Bilgiler

 

"Ne güneşin aya yetişip çatması mümkün olur, ne de gece gündüzün önüne geçebilir. Hepsi bir felekte (yörüngede) yüzerler ve devirlerini tamamlarlar." (Yasin Suresi, 36/40. ayet)

 

Evren içerisinde bulunan gökcisimlerinden gezegenler, yıldızlar, ay ve güneş yörüngelerinden şaşmadan belli bir nizam ve ölçü içerisinde hareketlerini (devinim) sürdürürler. Devinimlerini kıyamet saatinin vuku bulacağı zamana kadar sürdürmeye yükümlü olan gökcisimleri, kıyamet kopacağı an itibariyle devinimlerini tamamlayacaklardır. Yasin Suresi'nin 40. ve 36. ayetleri bunu en güzel şekilde, asırlardan önce göstermiştir. Bizim üzerinde duracağımız mevzu, gökcisimlerinden güneş, yıldızlar ve gezegenlerin neden kıyamet ile birlikte görevlerini tamamlayacak olmalarıdır.

Maddi ve somut olan evrenimiz, yedi gök (çoklu evren) içerisinde merkez konumdadır. Yani evrenimiz kainatın ortasında, geriye kalan diğer altı evrende, bizim içinde yaşadığımız evreni kat kat sarmaktadır. İçinde yaşadığımız evren diğer altı evrenden bağımsız değildir. Bunların hepsi evrensel çekim kuvvetiyle birbirini sarmalayıp dengelenmektedir. Bu denge ve bağlantı koparılmadan kıyamet oluşamayacaktır. Kıyamet meleği olan Hz. İsrafil işte yedi göğü birbirine bağlayan yöne ve istikamete üfleyerek yani basınç uygulayarak yedi göğü birbirine bağlayan evrensel çekim kuvvetinin kırılmasına neden olarak kıyametin kopmasına vesile olacaktır. Kıyametin bilimsel açıklaması, açık ve net olarak bu şekildedir. Yedi göğü (evreni) birbirine bağlayan ve dengeleyen evrensel çekim kuvvetinin kopması, evrendeki tüm gökcisimlerinin yörüngelerinden sapması ve birbirlerine çarpışarak parçalanıp yok olması demektir. Bu olayın da ilahi kitaplarda açıklanmasına kıyamet denir. Kıyametin kopacağı bilimseldir.

 

6. Dünya Atmosfer Tabakasının Yaratılması

 

"Gökyüzünde korunmuş bir tavan yaptık. ..." (Enbiya Suresi, 21/32. ayet)

 

Allah (c.c.) dünya atmosfer tabakasını birbiri üzerinde kat kat yaratarak her tabakaya ayrı bir görev yüklemiştir. Dünya atmosfer tabakaları, troposfer, stratosfer, Kemosfer, ozonosfer, iyonosfer ve eksozfer'dir. Bunların canlı üzerinde birlerce faydaları vardır. Kısaca değinmek istersek, meteorların bu tabakalardan geçerken yanması, güneş ışınlarından gelen ve kanserojen madde içeren (cilt kanseri) ultraviyole ışınlarını filtre görevi görerek geri yansıtır. Yağmurun yağması, bulutların toplanması, bitkilerin fotosentez olayının oluşmasına yardımca olma ve bunun gibi daha yüzlerce yararı vardır.

Bizi ilgilendiren konu ise kitabımızın ana bölümünü oluşturan, güneşteki patlamalarla biriken ve depremi ilk ateşleyen etken olan Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin, dünya atmosfer tabakalarına uğrarken bu tabakalarda difüzyon (yansıma), refleksiyon (yayılma) ve absorbsiyon (soğurma) yollarıyla, bu enerji gücünün %3 enerji gücünü, Albedo yoluyla uzaya geri yansıtma özelliğidir.

Dünya atmosfer tabakalarından ozonosfer üzerinde bilim adamlarınca yapılan araştırmalarda, ozon tabakasının delinmesi demek, iklimsel bozulmaların oluşumu demek olduğundan, bazı bilim adamları bu deliğin büyüyeceğini ve kıyametin bu sebeple kopacağını vurgular, fakat ozon tabakasının delinmesi kıyamet alameti değildir. Ozon tabakasının tam olarak delinmesi ancak kıyamet koptuğu an itibariyle olur. Zaten ozon tabakasında açılan deliğin kapatılması çalışmaları vardır.

 

7. Astronomiyi İlgilendiren Diğer İşaret Ayetleri

 

"Güneş ve ayın hareketleri bir hesaba göredir." (Rahman Suresi 55/5. ayet)

"O göğü yükseltmiştir. Tartıyı da koymuştur ki tartıda taşkınlık edip dengeyi bozmayasınız." (Rahman Suresi, 55/7. ve 8. ayet)

 

Evrendeki gökcisimlerinden güneş, ay ve gezegenlerin konumu Allah (c.c.) tarafından dengeli bir şekilde ayarlanarak biçimlendirilmiştir. Gökyüzündeki güneş, ay, yıldızlar ve gezegenlerin yörüngelerinde oluşacak açısal değişmeler, dünyaya aksederek, hayatı yaşanmaz kılacaktır. Örnek verecek olursak, güneş şimdiki yerini kaybedip dünyaya biraz daha yakın olmuş olsaydı, dünyamız çok ısınacağından canlıların dünyada yaşaması imkânsız olacaktı.

Yukarıdaki ayetlerde ayrıca tartı anlamı vardır ki burada tartı anlamı gökcisimlerinin mutasyon olayıdır. Nütasyon gökcisimlerinin milimetrik sapmalarına verilen isimdir. Evrende konumlanan gökcisimlerinden güneş, ay, yıldızlar ve gezegenlerin yeri Allar (c.c.) tarafından tayin edilmiş ve bu konumları kimseler değiştiremez.

Ay tutulması ve güneş tutulması aynı zamanda ay ve güneş evreleri bilimsel olarak saptanabilmektedir. Astronomi bilimi, güneş ve ay tutulmalarını saati saatiyle belirleyerek büyük bir gelişme kaydetmiştir.

 

"Semadan sonra yeryüzünü yuvarlattı." (Naziat suresi, 79/30. ayet)

Astronomiyi ilgilendiren bu olayı ilk açıklayan Platon olmasına rağmen, astronomi literatürüne bu olayı Galile sokmayı başarmıştır. Sonradan Kopernik ve Kepler tarafından geliştirilmiştir.

 

8. Kıyamet İlminin ve Saatinin Yalnızca Allah (c.c.) Tarafından Bilinmesi

 

"Ey Muhammed! Senden kıyametin ne zaman vuku bulacağını sorarlar." (Naziat Suresi, 79/42. ayet)

"Onun (kıyametin) nihayeti en son vaktine kadar (ilmi) yalnız rabbine aittir." (Naziat Suresi, 79/44. ayet)

"(O günün inişi) yüksek makamlara sahip olan Allah katındadır." (Meariç Suresi, 70/3. ayet)

 

Kıyamet gününün vuku bulacağı zamanı (saati) bilen yalnızca Allah (c.c.)  tır. Allah (c.c.) kıyamet saatini, peygamberler dâhil, hiçbir kuluyla paylaşmamıştır. Kıyamet saatinin, gününün, ayının ve yılının bildirilmeyişinin sebebi, kıyametin asırların son zamanı olması ve çağlarca yaşamış ve yaşayacak olan tüm varlıklara uyarıcı bir zaman olarak bildirilmek istendiğindendir. Kıyamet ilmini (saatini) insanlara bildirmiş olsaydı, asırların ne zaman sona ereceğini de bildirmiş olup, yaşamın hiçbir anlamı olmayacaktı.

Kıyamet göz kırpması gibi, çok ani oluşacak olması da kıyamet ilminin bir özelliğidir. Kıyametin diğer bir tanımı ise hayatın son bulacağı vakti kadar, tüm canlı varlıkların yaşam devinimlerinin süreceğidir.

Kıyametin ne zaman kopacağına dair, bazı kehanetçiler görüş bildirmiş, bazı bilim adamları da kendilerine göre araştırmalar yapıp, kıyamet saati hakkında yorumlarda bulunmuşlardır. Örnek olarak Nostradamus ya da gerçek ismiyle Michael de Nostre Dame'dir. Nostradamus'tan sonra Edgar Cayce, Jeane Diyon'dur. Yerçekimi kanununu keşfeden Isaac Newton gibi ünlü bilim adamları da kıyametin kopacağı zamanı yıl olarak belirtmiş olup, Isaac Newton 2060 yılında kıyametin kopacağını çalışmalarında belirtmiştir. Bu isimler sadece kehanette bulunup kıyametin nasıl kopacağına dair bilimsel yanıtlar verememişlerdir. Astronomi bilimiyle ilgilenen ve bilim adamı kimliğiyle tanınan daha birçok astrolog, kıyametin kopacağı zaman hakkında hipotezler üretmiş, ama hiçbir bilim adamı kıyamet konusunda kanıtlayıcı ve temel dayanağı olan doyurucu açıklama getirememiştir. Üstelik güneşin doğudan değil de batıdan doğup görüleceği mevzusu hakkında bilimsel dayanağı olan çalışmaların dışında kalarak, bir açıklama getirememişlerdir.

Her çağda olduğu gibi, günümüzde bile bazı astrolojiyle ilgilenen kişiler, kıyametin kopma zamanını yıldızların ve gezegenlerin hareketlerini inceleyerek bulmaya çalışmaktadırlar. Astronomi ilmiyle yakından ilgili bilim adamları ise bu konuyu açıklamak için, iklimsel değişmeleri baz alıp, ozonosfere yüklenerek, kıyametin kopmasını bunlara bağlamak istemektedirler. Kimi araştırmacı yazarlar ise bu konu hakkında birbirini tutmayan yazılar yazarak 2012 yılında kimileri 2014 yılında kıyametin kopacağına dair bazı fikirler ortaya atmayı bilip bunları kanıtlama durumuna gelince de kelime oyunlarıyla, kendilerini kandırmaktadırlar.

 

9. Kıyamet ile Kozmoloji İlgisi

"Gök yerinden söküldüğü zaman" (Tekvir suresi, 81/11. ayet)

"Gökler dürülüp ışığı söndürüldüğü vakit." (Tekvir suresi, 81/1. ayet)

"Gök yarıldığı zaman" (Mürselat suresi, 77/9. ayet)

"Gök yarılıp da yağ gibi eriyip, kızaran bir gül rengine büründüğü vakit. ..." (Rahman suresi, 55/37. ayet)

"Sema yarıldığı (şimdiki nizamını kaybettiği zaman)" (İnfitar suresi, 82/1 ayet.)

"O gün (kıyamet günü) gök erimiş maden gibi olacak." (Meariç suresi, 70/8. ayet)

 

Kıyamet kopacağı zaman, hem gökyüzünde hem de yeryüzünde birbirini etkileyen büyük olaylar meydana gelerek, evrensel çekim kuvvetinin dengesini kıracaktır. Bu çekim kuvvetinin kırılıp birbirinden ayrılmasıyla yedi gök (çoklu evren) içerisinde yer alan bütün kapılar açılacak ve içinde bulunduğumuz evren içerisinde yer alan güneşin ışığı sönecek ve gökyüzü tanınmayacak derecede renklere bürünüp, kızaran bir gül gibi ateş toplarıyla dolacaktır.

Yedi gök (çoklu evren) bir arada kâinat oluşturmaktadır. Allah (c.c.) kâinat su üzerindeyken, altı günde düzenleyerek gök ve yeri yedi kısımdan (evren) yaratmıştır. Yedi yer ve gök birbirini destekleyici ölçü ve nizam ile dengelenmiş ve bağlantılarının kopmaması için de evrensel çekim kuvvetiyle birbirleri üzerinde hacim, kütle, ağırlık ve basınç ilişkileriyle itinayla düzenlenmiştir. Yedi yer ve göğü birbirine bağlayan, evrensel çekim kuvveti devinimlerini tamamlayıncaya kadar sistematik olarak işlevini yerine getirme prensibine bağlı kalarak, kıyamet kopana dek alışılmış (rutin) görevlerini icrasına taliptirler.

Yedi gök ve yer, doğu ve batı yönüyle yaratılmıştır. Kur'an-ı kerim bizlere yedi göğün ve yerin doğu ve batı yönünde yaratıldığını açıklar. "O, iki doğunun ve iki batının Rabbi'dir." (Rahman Suresi, 55/9. ayet)

"Doğuların ve batıların Rabbi olan Allah'a yemin ederim ki! ..." (Meariç Suresi, 70/40. ayet)

Kıyamet meleği olan Hz. İsrafil sur’a ilk üflemesi yedi gök ile yer arasındaki istikamettedir. Hz. İsrafil'in Sur’dan boruya doğru üflemesi demek, gerçek, somut boru anlamında değildir. Boru denilen, yedi gök ile bizim yaşadığımız evreni birbirinden ayıracak yer-yön ya da istikamet anlamındadır. Boruya üfleme, yedi gök ve yeri birbirine bağlayan, evrensel çekim kuvvet dengesini birbirinden koparacak yöndür. Hz. İsrafil'in Sur’dan boruya doğru üflemesi de yedi gök ile bizim yaşadığımız gök arasındaki dengeyi koparacak yerdir.

Astronomi bilimini ilgilendiren, kıyametin büyük alametlerinden biri de güneşin her zamankinden farklı olarak doğudan değil de batıdan doğması olayıdır. Bu olay kıyamet meleği Hz. İsrafil'in Sur’dan, boruya doğur üflemesiyle yani İsrafil'in kaldığı inden yedi evren (gök) ile bizim yaşadığımız evren (gök) ile dengeyi sağlayan, evrensel çekim kuvveti istikametine üfleyerek (basınç) bu dengeyi kırmasıyla, bizim evrenimizdeki gökcisimlerinden, güneşin yörüngesinden saparak, başka bir yörüngede dünyanın batısına kayması olayıdır. İsrafil'in üfürme olayı, güçlü bir basınç olayıdır. Bu basınç, yedi evreni birbirine bağlayan, evrensel çekim kuvvet dengesini kırabilen çok güçlü bir basınç etkisidir. Boru ise yedi gök içerisinde yer alan bizim evren ile ikinci evren (gök) arasındaki yön yani istikamettir. Hz. İsrafil'in kıyamet meleği olması sadece, kıyametin kopmasını sağlayacak basıncı (üfleme) oluşturması ve yönlendirmesidir.

Hz. İsrafil'in üflemesiyle (basınç) evrendeki gökcisimlerinden ayda nasibini alır. Ay kıyamet saati sırasında, ay tutulmuş olacak ve ayın dolunay evresindeyken ikiye ayrılacaktır. Ayın ikiye ayrılması da yıldızların aya çarpıp, ayı ikiye ayırmasına sebep olmalarıdır. Aya çarpan yıldızlar dünya üzerine düşecek olmasına karşılık, ay, dünya üzerine düşmeyecektir. Bunun sebebi, ayın dünyanın uydusu olması ve dünya çekim kuvvetine bağlı kalmasıdır. Dünyadan ayrı, uydusu olan gezegenlerde de bu şekilde olup, en çok uyduya sahip olan (12) Jüpiter'in 12 uydusu da parçalanmalarına rağmen, Jüpiter üzerine düşmeyeceklerdir. Kıyamet koptuğu an yeryüzüne binlerce meteor parçası yağacaktır.

 

Kur'an-ı kerim'in Tekvir suresinin birinci ayetinde belirtilen "Gökler dürülüp ışığı söndürüldüğü vakit."

 

Gökyüzünün tek ısı ve ışık kaynağı olan gökcismi güneştir. Güneş, yıldızlara ışık vererek, gökyüzünün aydınlanmasını sağlar. Canlı varlıkların yaşam özü olan güneş yıldızı kıyametin kopacağı an, son görevi olan dünyamıza batıdan görünerek, yavaş yavaş ısı ve ışığını kaybetmeye başlar. Güneş yıldızının ısı ve ışık enerjisini kaybetmesi demek, insan ve diğer canlı varlıkların yaşamlarının son bulması demek olduğundan, kıyamet alametlerinin en büyüğü güneş yıldızının ısı ve ışık kaynağını yitirmesi oluşudur.

Güneş yıldızının ısı ve ışık kaybederek enerji kaybetmesi o kadar da basite indirgenecek bir olay değildir. Kitabımızın konusu olan deprem ile yakından ilgisi vardır. Depremleri ilk ateşleyen etken güneşteki büyük patlamalardır. Güneş ısı ve ışık kaybedeceği an, bünyesinde büyük patlamalar oluşur. Oluşan patlamalar evrensel çekim kuvvetinin dengesini bozucu hareketlere sebep olacak, yeryüzünde yüzlerce deprem olmasını sağlayarak insanlar bu yere ne oluyor diye kendi kendilerine söylenmelerine neden olacaktır. Yani yeryüzünde depremleri ateşleyen, güneş yıldızında meydana gelen patlamaların, yedi göğü birbirine bağlayan evrensel çekim kuvvetine yapacağı basınçlardır. Evrensel çekim kuvvetinin dengesinin bozulması da yeryüzündeki depremlerin oluşmasına neden olan en büyük etkendir.

Yedi göğün ispatlarından biri de Hz. İsa'nın yeryüzüne yeniden geleceğidir.

Yedi göğün (çoklu evren) diğer kanıtı ise Hz. İsa'nın çarmıha gerilmeden önce, yedi göğe yükseltilmiş oluşudur. Hz. İsa öldürülmemiş, aksine yedi göğe çekilip Hz. Muhammed (s.a.) tarafından Miraç'a çıkarken, üçüncü katında yani üçüncü evrende Hz. İsa'yı görmesidir. Hz. İsa'nın kıyamet kopmadan geleceği, kıyamet ilimlerinden yani kıyamet kopacağı zamana yakın yeniden dünyaya gelecek olması bunun ispatıdır. Ayrıca daha önemli bir mevzu ise neden kıyamet kopmadan önce diğer peygamberler değil de Hz. İsa'nın yeryüzüne inecek olmasıdır. bu konuda şöyle açıklanabilir: Hz. İsa yedi göğe çekilirken henüz ölmediğinin yani kaderinin bu dünyada dondurulduğu kıyamet kopmadan önce gelmesi de Hz. İsa'nın kaderini tamamlaması olmasıdır. Yani açıkça görüldüğü gibi Hz. İsa öldürülmemiş, aksine yedi göğe çektirilip kıyamet kopmadan önce yeniden dünyaya gelmesi müjdesidir.

 

Dipnot: Hz. İsa'nın yeryüzüne inip inmeyeceği, bazı tefsirciler arasında görüş ayrılığına sebep olmuştur. Hz. İsa'nın yeryüzüne ineceği, kıyamet saatinin yaklaştığına alamettir.

 

 

"Ay tutulup, güneş ile ay bir araya toplanır." (Kıyamet Suresi, 75/8.-9. ayetler)

"Yıldızların ışığı yok edildiği zaman." (Mürselat Suresi, 77/8. ayet)

"Yıldızlar kararıp düştüğü zaman." (Tekvir Suresi, 81/2. ayet)

"Güneş dürülüp ışığı söndürüldüğü zaman." (Tekvir Suresi, 81/1. ayet)

"Kıyamet saati yaklaştı, ay ikiye bölündü." (Kamer Suresi, 54/1. ayet)

"Yıldızlar parçalanıp düştüğü zaman." (İnfitar Suresi, 82/2. ayet.)

 

Yedi gökten (çoklu evren) bizim evrenimiz, Hz. İsrafil'in Sûr'a yani yedi gökle bizim gök arasındaki dengeye bağlı olan evrensel çekim kuvvetinin koparılacağı yere doğru üfürerek, dünyamızın bağlı olduğu evrenin bağlı olduğu evrensel çekim kuvveti kopar, kopan evrensel çekim kuvvetiyle birlikte, evrenimiz içinde devinimlerine göre dönen gökcisimlerinden güneş, batıdan doğduktan sonra ışığını ve enerjisini yitirir.

Kıyamet kopmadan önce ay tutulması gerçekleşecektir. Ay tutulması gerçekleşip dolunay haline geldiği vakitten sonra ay ikiye bölünerek, görevini tamamlayacak, ayın ikiye bölünmesi, yıldızların yörüngelerini kaybederek, aya dolunay evresindeyken çarpmalarıyla, ayın ikiye bölünmesine neden olacaklardır.

Evrendeki tüm gökcisimleri, güneş, gezegenler ve yıldızlar yörüngelerini kaybetmelerinden dolayı, gökyüzünde büyük çarpışmalar meydana gelecek, çarpışan yıldızlar dengelerini kaybederek gökyüzünden yeryüzüne düşeceklerdir. Ayrıca meteorların yeryüzüne doğru düşerken, herhangi bir engel ile karşılaşmayacak olması, dünya atmosfer tabakalarının koruyucu özelliğinin, kıyamet kopmasıyla sona ereceğini göstermektedir.

Güneş ısı ve ışık kaynağı olmaktan çıkıp yıldızlara ısı ve ışık veremeyecek duruma gelecektir. Evrenimizin yedi gökten (çoklu evrenden) ayrılmasından dolayı evrendeki tüm gezegenler, nebülözler, güneş sisteminin de bulunduğu Samanyolu üzerindeki tüm yıldızlar yörüngelerinden sapıp, çarpışmaları kaçınılmaz olacak ve gökyüzü büyük çarpışmalarla, patlamalarla meydana gelecektir.

 

10. Kıyametin Yeryüzü ile İlişkisi

 

"Yer dümdüz uzatıldığı zaman" (İnşikak Suresi, 84/3. ayet)

"İçinde olanları dışarı atarak boşaldığı zaman." (İnşikak Suresi, 84/4. ayet.)

"Yer, dehşetli bir sarsıntıyla sarsıldığı, içindekileri dışarı çıkarıp attığı ve nisan "Bu yere ne oluyor" dediği zaman." (Zil sal 99/1., 2., 3. ayetler)

"Ogün (Sur’a) ilk üfürüşte yerler şiddetle sarsılır." (Naziat Suresi, 79/6. ayet7

"Bütün denizler birbirine karıştığı vakit." (İnfitar Suresi, 82/3. ayet)

"Yer şiddetli sarsıldığı zaman." (Vakı'a Suresi, 56/4. ayet)

"Dağlar (toz halinde) bir serpişle serpildiği zaman." (Vakı'a Suresi, 56/5. ayet)

"Artık her şey etrafa dağılıp toz duman haline geldiği zaman." (Vakı'a Suresi, 56/6. ayet)

"Dağlar da bir yürüdükçe daha da yürüyeceklerdir." (Tur Suresi, 52/10. ayet)

"Dağlar da atılmış renkli yün gibi olur." (Meariç Suresi, 70/9. ayet)

"Çünkü Sur’a ilk üfürdüğü zaman." (Hakka Suresi, 69/13. ayet)

"Yer ve dağlar kaldırılıp da bir vuruşla birbirlerine çarpıldığı zaman." (Hakka Suresi, 69/14. ayet)

"Dağları yürüteceğimiz ve yeri çırılçıplak bir çöl olacağı, kıyamet gününü düşün. ..." (El Keyf Suresi, 18/47. ayet)

 

Kıyametin büyük alametlerinden biri de, yeryüzünde meydana gelecek ardı sıra kesilmeyecek depremlerdir. Kıyamete yakın zamanlarda, yeryüzü beşik gibi sallanarak, ardı ardına yüzlerce büyük şiddetli ve küçük şiddetli depremler meydana gelecektir. Yeryüzünde kıyamete yakın zamanda oluşacak depremlerin nedeni güneşteki patlamaların, evrensel çekim kuvvetine doğru yaptığı enerji basıncının oluşturduğu baskıdır.

Yeryüzünde meydana gelecek depremler, dünyamızın denge yapısını değiştirerek, milyonlarca insanın ölümüne neden olup yeryüzünü yaşanmaz kılacaktır. bu olaylar kıyamete yakın olan zamanda cereyan edecek, kıyamet koptuktan zamanki olaylar farklıdır. Üstelik yeryüzündeki temel yapı bozulduğundan, sönmüş volkanik dağların hemen hemen hepsi, patlayacak, içteki sıcak jel halinde bulunan magmayı dışarı fışkırtacaktır.

Kıyametin koptuğu an ise yeryüzünde bulunan yüksek heybetli dağlar, parçalanarak kum haline dönüşüp dağların yerini çöl alanları alacak, çok büyük şiddetle yani 9 şiddetinde depremler oluşarak, yeryüzü darmadağınık hale dönüşecektir.

Kıyamet meleği Hz. İsrafil yedi gök (çoklu evren) ile bizim evren arasındaki evrensel çekim kuvvetine doğru üfürdüğü (basınç) zaman yedi evrenin ilk katı olan maddi dünyamızın dengesini ve bağını kopararak, gökyüzünde bulunan milyonlarca yıldızın birbirine çarpıp, milyonlarca parçaya bölünüp dünyamıza doğru düşmesini sağlayacaktır (meteor). Yeryüzüne düşecek milyonlarca meteor, yeryüzünde sallantılara ve büyük çukurların oluşmasına neden olacaktır.

Yeryüzündeki dağlar, yıldızların, yeryüzüne düşmesiyle çarpışıp parçalanarak toz duman haline gelecek ve dağların bulunduğu yerler çöllere dönüşecektir. Ayrıca yeryüzünün 4/3'ünü kaplayan denizler ve okyanusların sınırları bozularak yeryüzünün her yerinin sularla kaplanmasını sağlayacak, yeryüzünün tüm dengesinin yitirilmesine sebep olacaktır.

Kıyamet (ilmi) çok geniş bir konudur. Kıyamet sadece yeryüzüyle sınırlı olmayıp, gökyüzünü de içine alır. Bu yüzden kıyamet konusunu işlerken, astronomi ve jeoloji bilimlerini de kullanarak açıklamak en doğrusudur.

Yedi gök ile bizim evren arasındaki bağlantıyı sağlayan evrensel çekim kuvvetinin dengesinin bozulması Hz. İsrafil tarafından olacağından, kıyamet saatinin bilinmesi bizler için imkânsızdır. Kıyamet günü çok büyük bir gün ve gelişi de göz kırpması gibi çok ani olacağından o günün akıbeti çok şiddetlidir.

Yeryüzünde meydana gelecek depremler, dünyanın ekolojik ve jeolojik dengesini bozarak birbirini izleyen ve kontrol altına alınmayacak derecede şiddetli sarsıntılar oluşturarak yeryüzündeki tüm doğal kaynakların tahrip olmasını sağlayacaktır.

Kıyamet kopmadan önce yeryüzünde bu derece büyük depremlerin oluşum sebeplerinin birincisi, güneş yıldızının kendi bünyesindeki gazların sıkışmadan dolayı patlayarak oluşturduğu Devinimsel Kozmik Dalga Işınım Enerjisi'nin, dünyamıza doğru yol alıp, yeryüzünün alt katman tabakalarındaki litosfer ve dış manto sert kaya tabakalarını kırarak fay hatları oluşturması, ikinci sebebi ise güneş yıldızına en yakın gezegenlerden, Merkür ve Venüs gezegenlerinin kendi yörüngelerinden, Hz. İsrafil'in evrensel çekim kuvvetine üfürerek (basınç) dengeyi bozmasıyla, bu gezegenlerin yörüngelerinden saparak, depremleri ilk oluşturan etken olan kozmik enerji gücünün dünyaya direkt gelmesini sağlayarak depremleri meydana getirmesi olayıdır.

Evren içerisindeki tüm gökcisimlerinin yörünge konumlarını korumasını sağlayan ve konumlarının doğudan batıya doğru hareketle bağlayan güç, evrensel çekim kuvvetidir. Evrensel çekim kuvveti olmasaydı, ne güneş, ne ay, ne gezegenler, ne de yıldızlar yörüngelerini koruyabilir, ne de devinimlerini sağlayabilirlerdi. Allah (c.c.) Rad suresi, 2. ayette belirttiği gibi "Gökleri gördüğünüz gibi direksiz olarak yükselten Allah'tır." Bu gücü yaratarak büyük kainatın dengesini sağlamaktadır.

Astronomi bir bilim olduğundan, kıyamet gerçekliğini bu bilim ile ilişkilendirebiliyoruz. Fakat bir bilim olmayan astroloji ile kıyamet gerçeğini anlamaya çalışan bazı kişiler, kıyamet gerçekliğini çözemediklerinden dolayı, kâhinliğe başvuruyorlar. Bu konuda da kısa bir açıklama yaptı.

Astronomi sabit yıldızlar ve gezegenlerin hareketlerini inceleyen bilim dalıdır. Astronomi, gözlenebilen hareketleri zorunlu olarak ortaya çıkan yıldızların seyirlerini ve gezegenlerin durumlarını geometrik prensiplerle incelerken astroloji, gezegen ve yıldızların hesaplarını geliştirdiği özel metotlarla inceleyen ve sembolik isimler altında yorumlar yapan bir kuramdır. Astroloji, gökyüzündeki gezegenlere aşk, güç, para ve şans gibi sembolik isimler takıp, gökyüzündeki yıldız burçlarına, Koç, Boğa, Kova, Başak, İkizler, Yay, Terazi, Balık, Yengeç, Akrep, Aslan ve Oğlak gibi adlar takıp, gelecek hakkında yorumlar yaparak, yıldızname denilen kitaplarla kader hakkında bilgiler vermeye çalışır.

Astronomi bir bilim olmasına rağmen, astroloji bir bilim değildir. Astroloji tarihi eski çağlardan beri başlayıp gelişen çağlarda da yeni metotlar ile insanlara sunulmaya çalışılmıştır. Astroloji, eski çağlarda kâhin diye adlandırılan büyücüler tarafından geleceği tayin etme ve geleceği önceden söyleme gibi olaylarla karşımıza çıkarken, günümüzde ise astrolojinin bilim olduğunu savunup bu işlerle uğraşan insanların sayısı azımsanmayacak kadar çoktur. İslam tarihine baktığımız zaman astronomiye çok büyük katkıları olan, İbn Sina, İbn Rüşt ve Gazali gibi üstatlar, astrolojiyi bilim olarak kabul etmemişlerdir.

Astrolojiyle ilgilenen bazı çevreler, kıyametin 2012 ve 2014 yıllarında yeryüzüne düşecek olan meteorla başlayacağını eserlerinde belirtirler. Bu tip çalışmalar, safsata ve spekülasyondan başka bir şey değildir. Kıyamet saatinin tek sahibi Allah (c.c.)tır. bir de numeroloji (sayılar bilim) ile uğraşan bazı çevreler, kur'an-ı kerim içerisinde kehanet ve şifre arayarak kendilerinin ürettiği kurgular ile kıyametin 2014 yılında kopacağından bahsederler, bu tip insanlar hem kendilerini, hem de bu konuda bilgi sahibi olmayan insanları yanıltmaktadırlar.

 

11. Kıyametin Diğer Büyük Alametleri

"Nihayet Ye'cüc ve Mé'cüc'lerin Seddi açılıp da her tepeden saldıracakları" (Enbiya suresi, 21/96. ayet)

 

Kıyamet alametlerinden biri de Hz. Zülkarneyn'in dağlar arasına kapatarak üzerlerine demir kütleleri döküp sonra demir kütlelerinin üzerini bakır madeni ile kapladığı, Ye'cüc ve me'cüc kavminin kıyamet kopmadan önce, kapatıldıkları dağların arasındaki küçük tepelerden çıkarak, yeryüzüne çıkacakları zamandır.

Kur'an-ı kerim'in el-keyf suresinde, kıyamet alametlerinden olan ye'cüc ve me'cüc kavimlerden bahseder. Ye'cüc ve Me'cüc kavimleri, fesat, kavimler arasını bozan, yaratıklar olarak kur'anda geçer.

Kur'an-ı kerim'de ismi geçen Hz. Zülkarneyn yaşadığı dönemin en güçlü silahlarıyla donatılmış ve savaşçı askerlerin bulunduğu güçlü bir orduya sahip olan ve gittiği her yere tevhit inancını ve sükûnetini getiren biri olarak tasvir edilir.

Hz. Zülkarneyn'in peygamber olup olmadığı tartışılmış, bazı kaynaklarda ilim dar olduğu için peygamber, bazı kaynaklarda ise savaş ilminin olması peygamber olmasına neden olmadığı görüşleridir. Hz. Zülkarneyn'in gerçek olduğu en büyük tarafı, gittiği her yere Allah inancını ve sükûneti getirdiği ve büyük bir savaşçı olduğudur.

Ye'cüc ve Me'cüclerin hangi dağlar arasına hapsedildikleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, kur'an-ı kerim'de de hangi dağ olduğu belirtilmez. Bu yüzden tefsircilerin bazıları, Azerbaycan ve Ermenistan arasında kalan dağlarda, kimisi Sibirya dağlarında, kimileri Kaf dağında, kimileri ise kaz dağlarında hapsedildiklerinden bahseder.

 

"Kendilerine "kıyamet kopacağına dair" söylenmiş olan o sözün üzerinde vukuu yaklaştığı zaman, onlar için yerden bilmedikleri bir yaratık çıkartırız. İnsanların ayetlerime kesin olarak iman etmemiş olduklarını kendilerine söylerler." (Neml Suresi, 27/82. ayet)

 

Kıyamet alametlerinin bir diğeri ise yeraltında çıkacak olan Dabbetü'l Arz'dır.

Dabbetü'l Arz, yani yeryüzü yaratığı, kıyamet kopmadan önce yeraltında çıkarak, insanları hayrete düşürecektir. Bu yaratık, kıyamet alametlerine inanmayan, insanlara gösterilerek, kur'an-ı kerim'in ayetlerinin gerçek olduğunu ve elbet kıyametin kopacağının en büyük alametlerindendir.

Bu olay ahir zamandan önce vuku bulacak, o zamanda da inandığını söyleyen fakat kalben Allah'ın ayetlerine inanmayan insanlara uyarı niteliğindedir.

Bazı tefsirlerde Hz. İsa'nın, Dabbetü'l Arz (Deccal) ve Ye'cüc ve Me'cüc kavimlerini yok edeceğinden bahsederek, Hz. İsa'nın yeryüzüne ineceğinden söz ederek, kıyamet (ilmi) yaklaştığı zaman aralığında bu olayın gerçekleşeceğini belirtir.

Dabbetü'l Arz, kozmik bir yaratıktır. Nerede çıkacağı ve insanlara ne tür zararları olacağı kesin olarak bilinmemektedir.

Dabbetü'l Arz'ın Mısır'da çıkacağını savunan insanlar az değildir. Fakat bu fikir göreceli olup, kesinlik taşımaz. Çünkü kur'an-ı kerim'de bu yaratığın nerede çıkacağı belirtilmemiştir.

 

"Ey Muhammed! O halde göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle." (Duhan suresi, 44/10. ayet)

"Öyle bir duman ki! Bütün insanları saracaktır. Bu can yakan bir azaptır." (Duhan Suresi, 44/11. ayet)

Kıyametin büyük alametlerinden biri de, Duhan Suresi'nin 10. ve 11. ayetlerinde açıklanan "duman"dır.

Ayetlerde geçen duman kelimesini, bazı tefsirciler farklı bir yöne çekmişlerdir. Bunlara göre duman kelimesiyle anlatılmak istenen, açlık ve kuraklıktır.

Bu ayetleri farklı yorumlayan alimlere göre ise bu duman, Adem çukurundan çıkıp doğu ile batı arasını dolduracak olmasıdır.

Bize yansıyan anlamı ise şöyledir: Evrendeki gökcisimlerinden ısı ve ışık kaynağı olan tek yıldız güneştir. Güneş dünyaya batıdan göründükten sonra yavaş yavaş bünyesindeki enerjiyi yitirmeye başlayacak olmasıyla birlikte, dürülürken yani enerjisini azala azala yitirirken, bünyesinden dumanlar çıkıp tüm evreni kaplayacak olmasıdır. Nasıl kızgın bir ateşe su döküldüğü zaman etrafına duman yayarsa, güneş de yavaş yavaş enerjisini yitirirken evrene duman çıkarır.

Yine de her şeyi hakkıyla bilen Allah (c.c.)'tır.

METAFİZİK UZMANI VE PSİKANALİST-YAZAR GÖKHAN HANİ.