MOLEKÜLER BİYOLOJİ VE METAFİZİK


Moleküler biyolojide sağlanan gelişme, kanserin sebeplerinin daha açık bir biçimde anlaşılabilmesini sağlamış, genetik bilimindeki ilerleme ile kanserli hücrelerin kontrol altına alınması çalışmalarında önemli bir mesafe katedilmistir. Bununla birlikte yapılan araştırma ve çalışmalar, daha çok molekül seviyesinde bırakılmaktadır. Bundan daha küçük birimlere inen, atomlar hatta atom altı parçacıklar seviyesine yönelen araştırmalar yeterince yapılmamakta, kuantum fiziğinin olanaklarından yararlanılmamaktadır. 


Genetik açıdan incelenerek, tümörün, mutasyona uğramış hücrelerden teşekkül ettiği tespit edilmiştir: Elektromanyetik alanlar, radyoaktivite, alınan gıdaların cinsi ve miktarı gibi birçok sebepten kaynaklanan mutasyon sonucunda, hücrenin yapısı değişmekte ve bu mutasyona uğramış hücre, normal hücrelerden çok daha büyük bir hızla kendini kopyalamaktadır. Üstelik normal hücrelerde, belli bir noktada kopyalama işlemi sona ermekte iken mutasyona uğramış kanserli hücre, kopyalama işlemini sürdürmekte, bu sebeple de sinirsiz olarak ve büyük bir hızla çoğalmaktadır.



Bilindiği gibi, canlıların temel yapı tası DNA dır. DNA, nükleik asit zincirlerinden teşekkül etmiştir ve bazen "kalıtım molekülü" olarak adlandırılsa da, aslında tek bir molekül değil, bir çift moleküldür. Bu çift molekül, bir sarmaşığın dalları gibi birbiri çevresinde dönerek bir sarmal oluştururlar. Sarmaşık dalına benzer her molekül, bir DNA "ipliği dir. Bu iplikler birbirlerine kimyasal olarak bağlanmış nükleotidlerden oluşur. Nükleotidler ise bir seker, bir fosfat iskeleti ve bir de dört çeşit azotlu bazlardan birisinden oluşur. Bu dört çeşit baz, adenin, timin, sitozin ve guanindir.

Sırası ile A, T, C ve G harfleri ile kısaltılırlar. Canlının özelliklerini oluşturan bu bazların dizilim sekli ve sırasıdır. Söyle bir benzetme yapılırsa: A, T, C ve G harflerinden oluşan bir alfabe ile canlının tüm özelliklerini belirleyen şifre yazılmaktadır: Bir gen içerisinde DNA ipliği üzerindeki nükleotid dizisi her canlının yasamı boyunca üretmek ve ifade etmek zorunda olduğu proteinleri tanımlar. Nükleotid dizisi ile proteinlerdeki amino asit dizisi arasındaki ilişki basit çeviri kurallarıyla belirlenir, bu kurallara topluca genetik kod adi verilir. Genetik kod, kodon denilen, üç nükleotidden oluşan, üç harfli 'kelimelerden meydana gelir (Örneğin ACT, CAG, TTT).


DNA çoğalması ya da DNA sentezi, hücre bölünmesi öncesinde çift sarmallı DNA nın kopyalanması işlemidir. Kopyalanan yeni DNA iplikleri hemen hemen tamamen aynidir, ancak zaman zaman çoğalmadaki hatalar nedeniyle kopyalama mükemmel olmaz ve sonuçtaki her iki sarmal da bir eski ve bir yeni iplikten oluşur. Buna yarı korunurlu çoğalma denir. 



Mutasyon, hücre bölünmesi sırasında, DNA nın ikinci sarmalının kopyalanmasında ortaya çıkar. Bilimsel kaynaklarda mutasyon söyle tanımlanmaktadır: Mutasyon, değişim yani zaman, süreç, yavaş isleyen zamanla değişime uğrayan DNA'daki gen yapısını oluşturan nükleotid çiftlerinin sıralamasında veya yapısında oluşan, sentez edilecek olan proteinin yapısını ve işlevini saptırıcı nitelikteki değişikliktir. Bir başka deyişle, mutasyon, DNA içindeki dört tür nükleotid halkasında bir veya daha fazlasında değişmedir. Bireyin kalıtsal özelliklerinin ortaya çıkmasını sağlayan genetik şifre herhangi bir nedenden dolayı (X isini, radyasyon, ültraviyole, bazı ilaç ve kimyasal maddeler, ani sıcaklık değişimleri ) bozulabilir.

 

Bu durumda DNA nin sentezlediği protein veya enzim bozulur. Böylece canlının, proteinden dolayı yapısı, enzimlerinden dolayı metabolizması değişebilir. Mutasyonlar spontan ya da uyarılmış olarak oluşabilir. Spontan mutasyonlar genellikle doğada kendiliğinden oluşan mutasyonlar olup bir bazın yer değiştirmesi seklindedirler. Uyarılmış mutasyonlarda ise bir yapay faktör bulunur. Örneğin X isini gibi. Bununla birlikte mutasyonun en önemli sonuçlarından biri, bir sonraki kuşağa farklı genetik özellikler aktarılmasına neden olmasıdır. Bu ise farklı fiziksel özelliklere sahip bireylerin üremesidir. Bu işleviyle mutasyon, evrim mekanizmasının temel dinamiği olarak kabul edilir. Görüldüğü üzere, mutasyon olgusunda araştırma ve açıklamalar, molekül seviyesinde yoğunlaşmaktadır. Çoğu kez mutasyonun, sadece bir bazın, yani molekül grubunun yer değiştirmesiyle gerçekleştiği kabul edilmektedir. Uyarılmış mutasyonlarda ise bazı oluşturan molekül zincirinin halkalarının yer değiştirdiği kabul edilmektedir. Oysa gerçekte değişen atomların yapısıdır.



Bu hipoteze göre, elektromanyetik güç ya da elektrik akimi altında kalan nükleotid zincirini oluşturan atomların -ki bunlar karbon, hidrojen, bilhassa yüksek enerjili oksijen, azot ve fosfordur- valans elektronları atomdan ayrılır ve o atom yükseltgenmiş olur. Keza ayni güçlerin etkisi altında, bu atomların arasındaki kovalent bağın yapısına değişiklik meydana gelir. Bir atomun elektron kaybetmesi ya da kazanması yani yükseltgenme ya da indirgenme soncunda, o atomun toplam enerji miktarında da değişiklik olur. Bilindiği üzere, her atomun, atom altı parçacıklarının bağlanma biçimiyle orantılı olarak sahip olduğu bir enerji mevcuttur ve bu bağla orantılı olarak, atomun enerjisi de yüksek ya da düşük olmaktadır. Atomun elektron kazanması ya a kaybetmesi ile keza elektronun yörünge değiştirmesi sonucunda, atomun enerjisi de değişir. Ayni şekilde, molekülleri bağlayan kovalent bağda, ortak atomların değişmesi ya da yer değiştirmesi, bu molekülün yapısını da değiştirir ve yine enerji miktarında değişiklik olur. Hücre içinde DNA nın kendini kopyalaması ve genlerin kendini ifade etmesi sonucunda protein sentezinin teşekkülü, dışarıdan enerji almayı gerektirmektedir. Bu enerji, bitkilerin güneş enerjisini depolayarak sekere dönüştürmeleri ve sonra -gerek bitki gerek hayvanlarda- bu sekerin yakılmasıyla elde edilir. Hayvanlarda, mitokondride yakılan seker, önce elektrik enerjisine dönüşür ve serbest elektron akımına yol açar. Bu akim normal koşullarda, nükleotidi oluşturan atomların yapısında değişikliğe yol açmaz. Ancak, bu enerjinin miktarındaki fazlalık, atomların elektron kaybına ya da almasına yol açabilir. Ayni şekilde, ültraviyole isin, radyasyon veya elektro manyetik güce maruz kalma, nükleotidi oluşturan atomların elektron kaybına ya da elektron almasına sebebiyet verir. Bunun gibi ayni güçler, kovalent bağın yapısının değişmesine de sebebiyet verebilir. 



Tüm bu değişiklikler, nükleotidi oluşturan atomların enerjisinin de değişmesi anlamı taşımaktadır. Yani DNA'daki mutasyon, sadece nükleotid zincirlerinin yer değiştirmesi değil, daha da önemlisi bunu oluşturan atomların yapısının ve enerjisinin değişmesi demektir.

Pekiyi bu ne demektir?

Bilindiği gibi canlılarda hücre bölünmesi belli bir dönemde durur. Diğer yandan, karmaşık organizmalarda da, tüm hücrelerin çekirdeğindeki DNA birbirinin aynidir. Buna rağmen ayni DNA, her organda farklı bir hücre oluşumunu sağlar. Bunu gerçekleştiren, her organın yapımında, DNA'daki genlerin bazısının baskılanması bazısının ise ifadesine izin verilmesidir. Yani tüm hücrelerdeki DNA birbirinin tümüyle ayni olmasına ve ayni bilgiyi taşımasına rağmen, karaciğerdeki farklı, kemikteki farklı bir protein sentezine yol açar. Bunu sağlayan, karaciğerde, sadece buna uygun proteini sentezleyecek genin ifadesine izin verilmesi, diğer organlarla ilgili genlerin ise baskılanmasıdır.

 

Diğer organlar için de mekanizma böyledir.

Bunun gibi, her organı teşekkül ettiren hücreler, o organ normal büyüklüğüne ulaştığında bölünmeyi durdurur. Ancak sonradan organda bir eksilme meydana gelirse, eksilme tamamlanıp organ normal büyüklüğüne ulasana bölünme yeniden baslar ve normal büyüklüğe ulaştığında sona erer. Buna yenilenme ya da regenerasyon denmektedir.

 

Hücre bölünmesini başlatıp sona erdiren faktörler tespit edilebilmiş değildir. Ayni şekilde, organları oluşturan hücrelerde bazı genleri baskılayıp bazısını serbest bırakan mekanizmanın nasıl çalıştığı da bilinmemektedir. Bazı enzimlerin bölünmeyi başlatan ya da sona erdiren, keza genleri baskı altına alan ya da serbest bırakan mesajları taşıdığı düşünülmektedir. Burada ileri sürülecek hipotez sudur: Bölünmeyi başlatan, bitiren ya da bazı genleri baskı altına alıp bazılarının ifadesine izin veren etken, o nükleotidleri oluşturan atomların enerjisi ve bu enerjiyle orantılı frekansı ile (iç denge), bölünme sürecinde kullanılacak enerji ve bunun frekansı (diş denge) arasındaki ilişkidir.

 

Enerji miktarındaki ve frekansındaki farklılaşma, bölünme hızını ve miktarını değiştirecek, atomların iç enerji dengesi, dışarıdan kullanılacak enerjinin frekansı ile çakıştığı sürece bölünme devam edecektir. Daha doğrusu, atomların iç enerjisi, molekülü oluşturan bağların yapısını belirleyecektir. Bu iç bağlardaki denge, ancak dışarıdan etkiyecek belli miktar ve frekanstaki enerji ile çözülecektir. Dışarıdan kullanılacak enerji, ancak belli bir miktar ve frekansa ulaştığında iç bağları çözebilecek ve kimyasal tepkime ancak bu suretle gerçekleşecektir. Böyle olduğu için, diş enerjinin miktar ve frekansı değiştikçe, her bir organda, farklı bir protein sentezini gerçekleştirecek atom grupları tepkimeye girecek, yani diş enerjideki frekans farklılığı, DNA zinciri içindeki farklı genleri harekete geçirecek ya da baskılayacaktır.

 

İç denge ile dış denge çakışana kadar bölünme devam edecek, çakışma noktasında sona erecektir. Organdaki eksilme, dengeyi bozacak ve yeni denge kurulana kadar bölünme tekrar başlayacaktır. Bu sebeple, mutasyon sonucuna nükleotidi oluşturan atomların yapısı değiştiğinde, iç enerji miktarı ve frekansı da değişeceğinden, mutat mekanizma değişikliğe uğrayacaktır. Mutasyondan sonra atom yapısına ve elektronların sayı ve yörüngesine bağlı olarak iç enerji miktarı değiştiğinde, bu yeni ortaya çıkan bağları değiştirebilecek dış enerji miktarı ve frekansı da değişecektir.

 

Bu, iç enerji dengesi ile dış enerji dengesi arasında farklı bir çakışma noktasına tekabül edecektir. Bu sebeple hücre bölünme hız ve miktarı değişecek, yeni dengeler bulunmadıkça, bölünme büyük bir hızla devam edecektir. Bu, kanserli hücrenin hızla yayılmasını açıklayan bir hipotezdir. Tekrar belirtmek gerekirse, mutasyon, sadece nükleotid zincirlerinin yerinin değişmesi değildir: Daha önemlisi, nükleotidi oluşturan atomların elektron sayı ve yörüngelerindeki değişikliktir. Bu değişiklik, atomların enerji ve frekansının da değişmesine sebebiyet vermektedir. İç bağlardaki değişiklik, bunu çözecek dış enerji miktar ve frekansını da değiştirmektedir. Böyle olunca da, hem eskisinden farklı yapıda atomlardan oluşan yeni bir molekül grubu kendini kopyalamaya ve farklı bir protein sentezi yapmaya başlamakta, hem de bu yeni kopyalama ve sentez, eskisinden çok daha farklı bir hız ve miktarda devam etmektedir. Bu sebeple, araştırmaların atom altı seviyeye yönelmesi zorunludur.

 

Atomların yapısı ve enerjisindeki değişim tespit edilebildiği takdirde, bu yapıyı kopyalayacak miktar ve yoğunlukta dış enerji girişi engellenerek, kanserli hücrenin yayılması da engellenebilir. Gerçekten de, hücre bölünme hızı ve miktarının dış enerji miktarı ve yoğunluğuyla bağlantısı laboratuar ortamında tespit edilmiştir. Örneğin, bakterilerin bulunduğu ortama önce sadece glikoz, sonar glaktoz sonra da her ikisi birden verildiğinde, bakterilerin çoğalma hızında farklılıklar gözlemlenmiştir: Glikoz ve glaktoz yoluyla alınan dış enerji miktar ve yoğunluğu, hücre bölünmesini etkilemiştir. Sonuç olarak, kanserli hücrenin atom altı seviyedeki durumu ve enerjisi tespit edilebildiği takdirde, hücrenin yenilenmesini sağlayacak dış enerjinin miktar ve yoğunluğu kontrol edilerek, yayılma engellenebilecektir.

 


Metal, elektrot, implant gibi inorganik araçların yerine, biyolojik araçların uygulamalı biyonik kullanımı, insanlık için geniş ufuklar açıyor. Belki bizim yarattığımız makineler bizi geçecek, ama yavaş da olsa milyarlarca yıllık evrimin canlılara kazandırdığı yaşama, soyunu devam ettirme dürtüsünü de yabana atmamak gerek.